Cuma, Mayıs 15

Takvim yaprakları

Bazı ilişkiler bir şekilde başlar, biter. İnsan uzun boylu kaydını tutmaz, tarihini yazmak zor olur. Bazen de ilişkilerin içine sinmiş bir sürü özel gün, yıldönümü, unutulmayacak tarih olur... Üniversiteden H. ve sevgilisi ilk birlikte olmaya başladıklarında her ay bir kutlama yapıp birbirlerine hediye alırdı, şaşırırdık, takdir ederdik. Gerçi bir seneyi devirince ayları kutlamaktan vazgeçtiler. (Zaten hangi hayal gücü bu kadar çok hediye fikri üretebilir?). Kutlamayı yılda bire indirdilerse de artık ayın o gününü hiç unutamayacaklarına eminim (ben unutmuyorum).
Takvimin sayfalarını çevirdikçe, daha doğrusu bilgisayarın sağ alt köşesindeki günün tarihine baktıkça insanın aklına bir sürü şey geliyor. Bazen bugün geçsin, bugün geçsin, ya da tarih gözüme çarpmasın istiyorum. Halbuki bazıları da belki ayrı olmasak hiç önem atfedilmeyecek şeyler...
Nasıl başa çıkmalı bu önemli günler ve haftalarla? Acaba devrim takvimini mi kullansam? Mesela bugün 25 Floréal CCXVII !

Çarşamba, Mayıs 13

Teğet geçmek

İki insanın birlikte olması bir anlamda iki çizginin bir yerlerde kesişmesi demek. Hoş bir romantik komedide vardı, bir kadınla bir erkek çocukluktan itibaren hep çok benzer hayatlar yaşamalarına rağmen yolları ancak çok zaman sonra kesişiyordu (neyse ki şarkıdaki gibi geç kalmamışlardı birbirlerine).
Ayrılık da bu eğrilerin başka taraflara dönmesi, kenetlenmenin çözülmesi demek bir açıdan. Üstüste binmiş rotalar, bir an geliyor sağa sola kırılıyor, hedef şaşıyor, ara açılıyor...
Peki Z.K.'nin düşünmesi zevkli dediği teğet geçmek bu geometrik lûgatta nereye oturur? Bir şeylere yaklaşmak mıdır, yoksa es geçmek, kaçırmak mıdır? Belki sadece bir ihtimal. Evet, düşüncesi güzel...

Kim dinler beni?


İnsanın bir ilişkisi olması, aynı insanı oldukça düzenli şekilde görebilmesi de demek. Bu da yaşadığı, düşündüğü her şeyi mutat surette paylaşacağı biri olması demek. Akşam eve gitmek, içecek bir şey koymak, o gün olanlardan bahsetmek, hepsi birer ritüel bunların.
Ne kadar da arkadaşlarla çevrili olsak, yalnızken birikiyor hikâyeler. Bu yüzden herhalde, tek başıma kaldığım zamanlarda bir sürü defter doldurmam. Bu açıdan verimli bir dönem gibi görünse de her şey yazarak boşalmıyor, insan anlatmak, daha da anlatmak istiyor.
Neyse, separationdesperation sayesinde bir sürü kulak bende! :P

Salı, Mayıs 12

Benim Adım...

Üniversitede N.'yle beraberken etrafımızdaki bir çiftin birbirlerine isimleri yokmuşcasına hep iyelik ekiyle biten "sevgi sözcükleri" söylemelerini anlayamazdık, uydurma bir gösteriş gibi gelirdi. Kaderin cilvesi, bir zaman sonra ben de kendimi böyle diyalogların tarafı buldum, hem de severek -- tabii ki. Biraz mesafe alınca yine o eski eleştirel duruşuma mı dönüyorum diye düşünüyorum. Eşe dosta sık sık şekerim, canım, güzelim, hayatım deriz elbette ama birinin bizatihi adını telaffuz etmeyi bütün bütün dışlayan bu durum biraz garip. Ş. mesela sadece kavga ederken ya da çok sinirliyken ismimi söylerdi. Bazen meselenin ciddiyetini henüz anlamamışken birden adımı duyarsam hemen toparlanırdım: demek harbi gergin bir durum var...
Şimdilerde biriyle sohbet ederken, telefonda, mail'de adımı daha fazla işittiğimi, gördüğümü fark ediyorum ve hem yeni hem de güzel geliyor. Evet, benim adım var. Bayılmıyorum ama yine de duymak iyi geliyor. Hiç sahiplenmeyelim, hiç sevimli laflar etmeyelim demiyorum tabii, onların da tadı vardır, sadece denge meselesi. Canım U.'m ve ben mesela birbirimize seslenirken iyelik eki takarız ama adımız baki kalır :)

Pazartesi, Mayıs 11

Lost in Translation

Ayrılıktan çok yalnızlık ya da yabanlığı anlatan bu filme burada ne kadar yer var emin değilim. Ama sanki dışarıdan bakınca bir çırpıda ayrılmaları icap eden insanlarla enikonu bir hayat kurmaya çalışan, henüz evlenmiş Charlotte ve evinin dekorasyonunu yenileyen Bob, tükenmişliği kabul etmek istemeyen birer biz ayrılamayız... portresi.
Binaların, caddelerin, ışığın, müziğin, kalabalığın ve tüm hayatın ortasında yapayalnız hisseden; üstelik de mutlu ve özgür bir yalnızlık değil, epey fena, acı veren bir yabanlık duyan, dertli, neşesiz, uykusuz kahramanların problemi uzak diyarlarda yalnız olmak, sevdiklerinden ayrı düşmek değil. Onlar evlerinde de yalnızlar. Ya da belki daha doğrusu, ev dedikleri yer ya da insanlar tamamen anlamını yitirmiş ve geri dönecek bir yerleri kalmamış.
Yalnızlıklarını paylaştıkları, anlaştıkları an birbirlerinin evi oluyorlar. Kaybettikleri yatağı bulunca da mışıl mışıl uyuyorlar...

"Ben de!" demenin hafifliğini yitirmek

Yıllar önce, epey hoşlandığım ama işte işin nereye evrileceği belli olmayan biriyle konuşup dururken benim söylediğim şeylere "ben de!" diye cevap vermesinden büyük mutluluk duyduğumu fark etmiştim. Bir keresinde ben arnavut ciğeri çok severim gibi bir şey söyledim, o da yine bana katıldı, ben de yine sevindim. Ama aynı anda hemen aptal hissettim. Bunda sevinecek ne vardı ki sanki, sevse ne olur sevmese ne olur!
Ama yine de bu uyum ihtiyacını pek üzerinden atamıyor insan. Sanki aynı düşünmediğimiz her konu çatışma yaratmaya müsaitmiş ve ondan kaçınıyormuşuz gibi. Meşhur şarkı sevgi anlaşmak değildir dese de deli gibi anlaşmak istiyoruz. Hele de konu sevmek, özlemek, istemek olduğunda kendimizden bağımsız, adeta düşünmeden ben de diyebilmenin hafifliğini yitirmek öyle ağır bir yük ki sanki yerçekimini on kaplan kuvvetinde yapıyor, insanı yere yapıştırıyor!

Cuma, Mayıs 8

Ergen ben-merkezciliğine dönüş mü?

Ergenlerin, bedensel ve cinsel değişimler sonucu benlik bilinçlerinin bir anda şekillendiği ve dolayısıyla kendilerini her şeyin merkezine koyup, sadece kendi varoluşları (maddi ve manevi) üzerine kafa yordukları söyleniyor. Yani, avam tabirle dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanıyorlar.
Yetişkin olduk olalı hafife alsak da ergen dönemlerimizde ciddi varoluş krizlerinin ne kadar yaygın olduğunu hatırlayınca şu an içinde bulunduğum durum birden endişe uyandırır oldu.
Görünen o ki son birkaç aydır derdim zorum kendimle. Sanki dört bir yanı aynalarla kaplı bir odadayım ve kendimden başka bir şey göremiyorum. Yaptıklarıma, yaşadıklarıma, düşündüklerime bakınca içime fenalık geliyor; artık gerçekten kendim hakkında düşünmek istemiyorum. Başka bir şey yapmak, işe yarar bir şey yapmak, anlamlı bir şey yapmak istiyorum...
Ergenlerin annebabalarından kopmaya meyyal birer müstakbel birey olduklarını fark ettiklerinde kapıldıkları buhranı, çok uzun bir aradan sonra biz duygusunu yitirip koskoca dünyada ben olmaya çalışırken yeniden mi yaşıyorum yoksa? Ya şimdi sivilcelerim de çıkarsa? İmdaaat!

Perşembe, Mayıs 7

Uzlaşma ve Dostluk


Bu sene şehre kendi çapında ünlü, edebiyat uzmanı bir filozof geldi. Hem de Paris'ten. Üniversitede ders veriyor, bir yandan da "halka" açık toplantılarda konuşuyor. Adamın ilgi alanları, seminerlerinin konusu bambaşka şeyler aslında ama bu konferans serisi hem zamanlama hem de sürpriz şekilde içerik olarak ayrılık hikâyeme koşut gitti.
C. diyor ki iki taraf arasında travmatik bir şey cereyan ettiyse ve bir aşamada bu sorunlu ilişki normalleştirilmek isteniyorsa nedense bütün conflict resolution camiası uzlaşmadan (reconciliation) söz eder. Halbuki, ortada bir suç ya da suçlar varsa, yani failler ve kurbanlardan söz ediliyorsa, her şey olup bitmişse de bu tarafların uzlaşması düşünülemez. Zira uzlaşma, travma öncesi koşullara dönebilmeyi vaat eder ve gaddarla mağdurun hiçbir şey olmamış gibi davranmasını beklemek ikincilere haksızlıktır. Burada bir ihtimal olarak ancak ve ancak dostluk siyasetinden (politics of friendship) söz edilebilir (Evet, kendisi merhum hayattayken Derrida'nın kankalarındanmış).
Ayrılık sonrasında da böyle bir dinamik var. Medeni iki insan gibi, dostça ilişki kurmak belki olası ama aylar yıllarca sevgili olmamışız ve neticede ayrılmamışız gibi davranamayız ki. Bunca yaşanmışlıktan sonra neo-flört çağına bel bağlamak safdillik olmaz mı?

Çarşamba, Mayıs 6

Finish çizgisi

Bazı şeyler yaşandığı sırada insanı etkiliyor muhakkak ama hemen bir anlam vermek mümkün olmuyor. Özellikle ayrılıklardan sonra "nerede koptu" sorusuna cevap ararken ilk anda garip görünen noktalara takıldığım olmuştur.
Mesela ayrıldıktan sonra R.'den söylediği saçma bir yalan yüzünden soğuduğumu düşümüştüm. Konu dünyanın en can alıcı meselesi değildi ama bir sürü şey de onun üstüne kuruluydu bir yerde... N.'yle ayrılınca da aklıma Being John Malkovich'i sevmeyişi takılmıştı. Ben filme bayılmıştım ve çıkışta saçma sapan tartışmıştık. Tartışmak her zaman yaptığımız ve çok sevdiğimiz bir şeydi ama her şey bittikten sonra o fikir ayrılığı bana birden çok büyük görünmüştü.
Bu son ayrılıktan sonra da bitiş anını ararken durup durup o yazdığım yazıyı beğenmeyişini düşünüyorum. Her şeyimi sevecek diye bir şey yok ama onu niye sevemedi bir türlü bulamıyorum, anlayamıyorum. Sanki ayrılığımız orada bir yerlerde gizli gibi geliyor.
Kabul etmek gerekir, aslında hepsi basit şeyler bunların. Ancak başka bir zamandan, uzak bir mesafeden bakınca bir anlam veriyor insan. Belki de sadece anlam uyduruyor! Hayatımızda bir foto-finish kamerası yok ki ipi kimin ne zaman göğüslediğini net olarak görebilelim...

Müdavimlik


Bu hep sevdiğim bir hissiyattır. Bir yerlerin müdavimi olayım, oralarda beni tanısınlar, ne iyi ne kötüdür bir aşinalık olsun. Bir süredir kendimde fark ettiğim bu ihtiyacı muhafazakârlık mı acaba diye endişeyle gözlemliyordum. Müdavim lafını bulunca birden rahatladım, hem kesinlikle daha şiirsel hem daha mülayim...
Yalnız ben böyleyken, böyle biriyken yeni mekânlar, insanlar, hayatlar aramayı, geçmişten gelen bir sürü birikim varken yeni alışkanlıklar edinmeyi nereye oturtmalı? Çünkü bakıyorum artık bazı şeylerin, yerlerin, insanların müdavimi değilim. Hepsi eski tatlı birer hatıraya, güzel fotoğrafa dönüşmüş.
Acaba yıllarca çok severek giyilen ama modası zaman içinde geçen bir ceketi artık dolapta bekletmek gibi mi? İlişkiler de böyle olabilir mi? Bir süre vazgeçilmez olarak hayatımızda, bir de bakmışız mazide kalmış...

Salı, Mayıs 5

Tell me why I don't like Mondays!


Şarkı Pazartesilerle ilgili ama nedense benim sorunum daha çok Pazar günüyle. Çocukluktan, okul günlerinden kalma bir şey midir bilmem Pazar günleri hep bir sıkıntı çöker.
Cuma süperdir, insan aşık olur. Cumartesi bütünüyle özgürlüktür, her şey olunur. Ama Pazar, tam bir son. Uçağa binmeden önceki son anlar gibi, tatilin son günü denizle bir sonraki yaza kadar vedalaşmak gibi, bütün bir sene açılmayı beceremediğin platonik aşkına okulun son günü seneye görüşürüz demenin iç sıkıntısı gibi...
Post-separation da bazen uzun bir Pazar gibi geliyor. Ne kadar gazete okusan, ne kadar çay demlesen bitmiyor. İnsan neredeyse hadi yatsam kalksam, Pazartesi olsa, ve hatta işe gitsem ve ataletten kurtulsam diyor.

Yalnızlık Senaryoları: Tatile çıkmak


Dün K.Ş. hüzünle karışık itiraf etti, son üç yıldır tatile çıkmamış. Bunun bir sevgilisi olmamasıdan çok çalıştığı işyerinin sömürü potansiyeliyle ilgisi var ama yine de trajik bir hikâye. Dedi ki geçen sene Eylül gibi izin almayı başarmış ama o zamana kadar bütün arkadaşları izinlerini kullanmış olmuş ve o da yalnız tatile çıkmakta tereddüt etmiş.
İlk başta gitmeyi sevdiğim(iz) yerlere nasıl yalnız gidebilirim diye hayıflanıyordum. Mekân tanıdık, deniz tanıdık, şezlong aynı yerde, ben yalnız. Olmuyordu. Biraz daha kafa patlatınca yalnız gitmek nereye gidersem gideyim başlı başına bir mesele gibi görünmeye başladı...
Ama U. haklı. Yalnız hayatın da bir ihtimal olduğunu, hayatlardan bir hayat olduğunu kabullenmek gerekiyor. Herkes ikikişi yaşamak zorunda değil!

Başlangıçlar - Bitişler


Bu sadece benimle ilgili bir şey midir çok emin değilim ama başlangıçları hatırlamak ya da birtakım ilk'leri tarihlemek konusunda hafızam iyi çalışır. Ne zaman çıkmaya başladık, ilk ne zaman öpüştük, izlediğimiz ilk film neydi, onu sevdiğimi ilk ne zaman hissettim, bunları bilirim. Bunların zamanı kafamda bellidir.
Ama ayrılık genellikle bir sürpriz ya da belki uzun bir süreç olduğu için son'lar karışıyor. En son ne zaman sarıldık, son mutlu anımız hangisiydi, son sevişmemiz nasıldı, bunları hiç hatırlamam.
Tarih hep böyle mi yazılıyor acaba? Parlak kıvılcımlar, yükselişler, patlamalar; ardından gelen uzun, bayındır gelişme dönemleri (paragrafları); sonra da pek analizi yapılamayan, ele avuca sığmayan, hep muğlak kalan çöküşler. İlişkilerimizin Lise Osmanlı Tarihi'nden hiç mi farkı yok?

Perşembe, Nisan 30

For the love of the game!


Bunu bir yerde mi okudum yoksa kendim mi uydurdum bilmiyorum ama Fransızca aklımda yer etmiş bir söz var: "j'aime la lutte, mais pas la victoire!" (mücadeleyi seviyorum, zaferi değil). Ulaşılacak ideal bir sonuçtan çok izlenecek yolu ya da seyahatin kendisini tercih eden bu önermeyi seviyorum. O yüzden de mesela takımları yenilse de zevkle maç seyreden taraftarları takdir ederim, illâ galibiyet peşinde değillerdir, onların sevdiği sporun kendisidir.
Film festivalinde gösterilen Belalı Düğün'ün anafikri de bu bağlamdaydı ve kulağa çok hoş geliyordu: Her hayat kaçınılmaz olarak ölümle biter ama hayatın nihayi amacı elbette ölüm değildir. Bu açıdan aşkın kendisi de bir amaç değildir, hayatın esas anlamı aşk arayışıdır (quest for love). Evet, bu arama hissini seviyoruz gerçekten. Her taşın altına, her dar sokağa, her kuytuya bakıp duruyoruz (buralarda bir yerlerde olmalı bu aşk!). Bulabilme ihtimali elbette bu arayışı ateşliyor. Peki ama bulduğumuzu aradığımız kadar seviyor muyuz acaba?

Salı, Nisan 28

Ayrılık Metaforları: "Mind the Gap!"


Londra metrosunda duraklara yanaşırken ve duraktan ayrılırken hep aynı anons insanı bayıltana kadar tekrar ediyor: "Please mind the gap between the train and the platform!" Bütün mesele vagonla durak arasındaki 20-30 cm.lik boşluk. İstanbul'da yaşayan insanlar için saçma bir evham gibi görünüyor ama yılda 52 kişi zarar görüyormuş...
Uyarıyı o kadar çok duydum ki ister istemez benim için anlamlı bir hale gelmesini istedim. Ve bir anda iki insan arasına fark ettirmeden, sinsice giren mesafeleri düşündüm. Ayrılık zaten başlı başına bu demek galiba: önceden bilmediğin ve bir kere açıldı mı artık kapatılması mümkün olmayan bir boşluk aranıza girmiş ve ne kadar da önemsiz bir mesafe diye düşünsen de sürekli tehlike altındasın. Artık boşluk yokmuş gibi yapamayız, we have to mind the gap!

Perşembe, Nisan 23

Ayrılık niye: "Seratoninim bitti!"


Ayrıldığımızı E.'ye söylediğimde kaç yıldır beraber olduğumuzu sormuştu. Onun bildiklerine ya da iddiasına göre ilişkilerde 3-5-7 gibi tek sayılar çok kritikmiş. Bunları atlatamazsan ayrılıyormuşsun. N. de aynı iddiayı 4. yıl için söyledi. Bundan birkaç ay önce aşk, ilişki, tutku konularını çok konuştuğum M. de aşk 3 yılda biter deyip durmuştu. Söylediğine göre hiç farkında olmadan salgıladığımız kokular yüzünden aşık oluyormuşuz ve bir süre sonra karşımızdaki kişinin kokusunu duymamaya başlıyormuşuz.
İ.'den duyduğum trajikomik ayrılık sözü de aşkın kimyası meselesine takılanlara çok cazip gelecek: "Artık bu ilişkiyi sürdüremeyiz hayatım, seratoninim bitti!" Ben tam buna gülüyordum ki geçen gün K. mutat öğleden sonra komik haber okuma seanslarından birinde kadınların seratonin seviyelerinin 4 yılda, yani erkeklerden altı ay önce azaldığını, bu sayede yeni bir sevgili bulmak için erkeklerden daha fazla zamanları olduğunu (!) söyledi.
Bütün bu süreler, hormonlar, kimyalar, formüller bana fazla pozitivist ve indirgemeci geliyor. Ben, sevgilim, aşkımız, yaşadığımız şehir, hayallerimiz ve daha bir sürü şey hakkında hiçbir şey bilmeyen "bilim adamları" nasıl bizi tanımadığımız milyonlarla aynı kefeye koyabilir ki?

Unut

[Herhalde ilkokulun son senesiydi bu albüm çıktığında. içinde bizim için bir sürü damar şarkı vardı. Ama Unut apayrı... Hiç unutmam okul müsameresi gibi bir ortamda bu şarkıyı söyleme durumu hasıl olmuştu da sevişmelerimiz kısmını güzel sözlerimiz yapmıştık :)]

kolay olmayacak/ elbet üzüleceğiz/ mutlaka bir iz bırakacak/ belki de çocuk gibi sana küseceğim/ seneler sonra utanarak

dokunup birer birer sevdiğin eşyalara/ hatta belki ağlayacağım/ acı çektiğim doğru ama sen bana bakma/ ne olursa olsun seni unutacağım

seni sevdiğimi unut/ sevişmelerimiz yalan/ unut beni de her yalan gibi unut/ o sevgiler ki yoktular onlar ümitlerimizdi/ ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman/ ayrıldığımızı unut yalnızlıklar zaten yalan/ unut beni de her yalan gibi unut

kolay olmayacak elbet üzüleceğiz

Çarşamba, Nisan 22

Ayrılık Metaforları: Yağmur sıkıntısı


Küçükken annemin bol bol söylediği, kardeşle benim de hafif hafif dalga geçtiğimiz tabirlerden biriydi bu, yağmur sıkıntısı. Evet hava gerçekten de puslu, nefes aldırmayacak kadar nemli, yapış yapış olurdu ama bu durumdan sıkılan biz insanlar mıydık yoksa havanın kendisi mi sıkıntı yapmıştı bir türlü çözemezdik. Çocuktuk.
Halbuki ayrılığın düşünüldüğü, konuşulduğu haftalar aylar boyunca evdeki ve aramızdaki durumu ne güzel özetliyor. Biliyoruz, eninde sonunda bu nefes darlığı, bu bunalma, bu soğuk terler bitecek ve şiddetli bir yağmur gelecek. Ama ne zaman? Bizi de ortamı da geren o sıkıntılı bekleyiş bir açıdan buydu gerçekten.
Normalde böyle sıkıntılı havaların yağmuru arkasından çok berrak bir gökyüzü getirir. Henüz o günlere çok var sanırım ama yağmur hafif hafif çiselemeye başladı belki de...

Nedamet ve Kefaret

N. ayrıldığımızı öğrenince herkes gibi çok şaşırdı ve ilk tavsiyesi acele etmeyip, bu kararı olabildiğince uzun vakte yaymak oldu. Dedi ki, Kötü bir şey cereyan ettiyse zamanla etkisi azalır, olup biten yüzünden sorumluluk hisseder ve pişmanlık duyarsınız. Herhalde sonra da işler yoluna girer demek istemişti.
Daha önce bunu düşünüyordum ama o söyleyince daha net olarak anladım ki pişmanlık duymak ve karşındakine göstermek, her şeyi affetmek için değilse bile olanları unutmaya çalışmak için hayati. Aslında belki de samimi bir özrün anahtarı da insanın yaptıklarından içtenlikle pişman olması.
Daha önce peşinen affetmek ama asla yutkunamamaktan bahsetmişim. Galiba bu kabullenememenin ardında nedametsiz kefaretin imkânsızlığı yatıyor. Esas mesele yaptıklarımız ya da söylediklerimizle birbirimizi kırdığımızın farkında olmamıza rağmen gerçek bir pişmanlık duymayışımız ya da en azından dile getirmeyişimiz. Hatalar yaptığımızı kabul etsek bile kendimizi ya da karşımızdakini mazur görmeye meyilli bir beşer şaşar tutumu içindeyiz.
Eh, böylesi bir no regrets ruh halindeyken de pardon beklememek lazım.

Yalnızlık Senaryoları: Mutfak Mesaisi


Gerekli malzemeler el altındaysa, yani uzun uzun alışverişe gitmekle uğraşmaya gerek yoksa, yemek yapmayı oldum olası severim. Birilerinden tarifler almak, kocaman karman çorman malzemeli salatalar yapmak, güzel sofralar kurmak, arkadaşları eve davet etmek hep hoşuma gider. Hatta ziyarete gittiğim yerlerde de mutfağa girdiğim olur. E.'cim New York'ta pişirdiğim ıspanağı unutmamıştır herhalde :)
İki kişilik hayatımızda güzel yemekler yapar, şarap eşliğinde uzun uzun masada oturur, bol sohbetli geceler geçirirdik. Şimdi düşünüyorum gerçek anlamda bir yemek pişirmeden aylar geçirmişim. Abartmıyorum, gerçekten aylar. Daha önceki yalnız yaşama deneyimlerimde de böyleydi. Sadece kendim için yemek pişirmeye alışamadım. Salata, çorba, makarna gibi basit ve bir anda yenilip bitecek şeylerle geçiyor akşamlar.
Bunu söyleyince U. dedi ki anneannem yetmiş küsur yaşında ve kendisine paça yapmak için hususi Bakırköy'deki sakatatçısına gidiyor. Önce abartmış diye düşündüm ama U. çok doğru bir şey söyledi: N'apsın kadın, paça yemek için insan mı bekleyecek! Çok haklı, ben de hemen kendime, sadece kendime, güzel bir çilingir sofrası kurmalıyım :)

Salı, Nisan 21

Sevdim desem


[Duman yine bir ayrılık şarkısı yapmış. Öncekine nazaran daha "hafif" bir duygusu var ama yine de bu sayfada olmayı hak ediyor...]

sevdim desem/ derken delirsem/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

öldüm desem/ derken dirilsem/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

bekler benimle/ bir ömür geçer/ seni kandırdım/ kandırmasam

ellerinde/ ellerimde/ ayrılmak elinde

aşkım desem/ derken sıkılsam/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

soğudum desem/ derken ısınsam/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

bekler benimle/ bir ömür geçer/ seni kandırdım/ kandırmasam

ellerinde/ ellerimde/ ayrılmak elinde


Sessizlikle Soğuk Savaş

İki sevgilinin, daha doğrusu iki yeni sevgilinin önlerindeki büyük sınavlardan biri konuşacak bir şey olmadığında sessizce yanyana durup huzurlu hissedebilmektir. Bir şey söylememekten, anlatacak bir şeyi olmamaktan gocunmamak, bunu mesele etmemek epey büyük bir şeydir iki insanın uyumu açısından. Mesela, yanyana kitap okuyabilmek dünyanın en güzel şeylerinden değil midir?
Kendimden büyük ölçüde kaçtığım, kaçındığım bu günlerde yalnızlıkla ve sessizlikle baş edemiyorum. Kafamın içindeki sesleri bastırmak, tilkileri kovalamak, daralları görmezden gelmek için hep birileriyle takılıyorum ve sessizliğe yer vermeyen ortamlarda bulunuyorum. Sanki sesler kesildiğinde ve kendi yalnızlığımla başbaşa kaldığımda, tepemde beyaz floresan ışığı yanacak, sorgu başlayacak, hiç yüzleşmek istemediğim sorular başıma üşüşecek gibi.
Ama bir yandan da konuşmaktan, dinlemekten, kalabalıktan artık kafam şişti! Belki de sükûnun altın olduğunu teslim etmek için ilk adım budur, kimbilir?

Pheidippides'in Zaferi ve Trajedisi


Efsaneye göre meşhur Yunan-Pers savaşlarının ilki olan Marathon Muharebesi'nde, ordunun en hızlı ulağı olan Pheidippides önce yardım istemek için Sparta'ya sonra da zaferi bildirmek için Atina'ya gönderilir. Sparta'ya iki gün iki gecede koşar ama yardım talebi reddedilir; ardından geri dönüp Marathon ovasındaki savaşa katılır; en sonunda da zafer haberini Atina'ya bildirmekle görevlendirilir. Yaklaşık 40 kilometrelik yolu hiç durmaksızın koşar, meclise girer, "Kazandık!" diye bağırır ve dizlerinin üstüne yığılıp ölür.
Ayrılık sonrası süreç nedense insanda böyle bir ruh hali, ya da belki fobi yaratıyor: Hep koşmalıyım, durmadan koşmalıyım, bir an durursam yerimden kalkmamacasına yıkılabilirim! Bütün organizasyonlara evet demek, her gün dışarılarda olmak, bir an soluk almamak, dinlenmemek, düşünmemek, ertelemek... Sanki arabayı vurdurarak çalıştırmışsınız, o yüzden de kenara çekmeye korkuyormuşsunuz gibi. Ayakta oluşunuza, yıkılmayışınıza dair her şey pamuk ipliğine bağlı gibi.
Bu tempo saplantısı ne zaman son bulacak ve ne zaman hiçbir şey yapmadan da huzurlu hissedebilicem bilmiyorum ama benim cidden bir molaya ihtiyacım var (Tom Robbins'e selam!).

Pazartesi, Nisan 20

"Yeni bir..." sıkıntıları: Meyhane


Bunu baştan beri düşünüyordum. Eğer dışarı çıkmayı ve rakı içmeyi seven bir çiftseniz kısa zamanda şehrin bütün güzel lokantalarını elden geçirmiş oluyorsunuz. Hiç unutmam zamanında ikinci tura geçtiğimizde hafiften bozulmuş, yeni yerler bulamamaktan yakınmıştım.
Şimdi durum daha meşakkatli. Bir sürü mekânın küçük büyük hatırası var ve kendimi durup durup bazı yerlere gitmeyi ertelerken ya da yeni bir meyhane keşfetmek sevdasına düşmüşken buluyorum.
Hatırası özel olan, hep başbaşa olduğumuz yerlere gitmeyi gözüm yemiyor; grup halinde gidilen ya da çok matah olmayan yerleri kaldırabiliyorum ama o kadar keyif vermiyor; hiç birlikte gitmediğimiz (ama ayrı ayrı gittiğimiz) sadece tek bir yer geliyor aklıma oraya da başka sebeplerden uğramak istemiyorum. Ama böyle olunca da alternatif kalmıyor.
Ya meyhane sevdasından vazgeçmeli (lafı bile edilmez), ya muhit değiştirmeli (arkadaşların ısrarlı taleplerine bakar), ya da yepisyeni bir meyhane açmalı (nerede bende o girişimcilik)!

Cuma, Nisan 17

The Origin of Love

[John Cameron Mitchell'in “aşkın kökeni ayrılıktır” diyen süper şarkısı, Hedwig and the Angry Inch'i izlediğimden beri kulaklarımda...]

When the earth was still flat,/ And the clouds made of fire,/ And mountains stretched up to the sky,/ Sometimes higher,/ Folks roamed the earth/ Like big rolling kegs./ They had two sets of arms./ They had two sets of legs./ They had two faces peering/ Out of one giant head/ So they could watch all around them/ As they talked; while they read./ And they never knew nothing of love./ It was before the origin of love.

The origin of love

And there were three sexes then,/ One that looked like two men/ Glued up back to back,/ Called the children of the sun./ And similar in shape and girth/ Were the children of the earth./ They looked like two girls/ Rolled up in one./ And the children of the moon/ Were like a fork shoved on a spoon./ They were part sun, part earth/ Part daughter, part son.

The origin of love

Now the gods grew quite scared/ Of our strength and defiance/ And Thor said,/ "I'm gonna kill them all/ With my hammer,/ Like I killed the giants."/ And Zeus said, "No,/ You better let me/ Use my lightening, like scissors,/ Like I cut the legs off the whales/ And dinosaurs into lizards."/ Then he grabbed up some bolts/ And he let out a laugh,/ Said, "I'll split them right down the middle./ Gonna cut them right up in half."/ And then storm clouds gathered above/ Into great balls of fire

And then fire shot down/ From the sky in bolts/ Like shining blades/ Of a knife./ And it ripped/ Right through the flesh/ Of the children of the sun/ And the moon/ And the earth./ And some Indian god/ Sewed the wound up into a hole,/ Pulled it round to our belly/ To remind us of the price we pay./ And Osiris and the gods of the Nile/ Gathered up a big storm/ To blow a hurricane,/ To scatter us away,/ In a flood of wind and rain,/ And a sea of tidal waves,/ To wash us all away,/ And if we don't behave/ They'll cut us down again/ And we'll be hopping round on one foot/ And looking through one eye.

Last time I saw you/ We had just split in two./ You were looking at me./ I was looking at you./ You had a way so familiar,/ But I could not recognize,/ Cause you had blood on your face;/ I had blood in my eyes./ But I could swear by your expression/ That the pain down in your soul/ Was the same as the one down in mine./ That's the pain,/ Cuts a straight line/ Down through the heart;/ We called it love./ So we wrapped our arms around each other,/ Trying to shove ourselves back together./ We were making love,/ Making love./ It was a cold dark evening,/ Such a long time ago,/ When by the mighty hand of Jove,/ It was the sad story/ How we became/ Lonely two-legged creatures,/ It's the story of/ The origin of love./ That's the origin of love.

Perşembe, Nisan 16

Senkron Yitimi


Uzun zamandır ayrılık acısı çeken G. farkında değilken S. aylarca ona aşıkmış. Tam o da durumu hissetmiş, ayak uydurmuş ve gerçekten aşık olmuşken S.'nin ruh hali tamamen değişmiş, aşkı düşüşe geçmiş. Yani aynı yolu farklı zamanlarda izleyen eğriler gibi, yüksek-alçak, yükselme-alçalma dinamiklerini bir türlü eşzamanlı hale getirememişler.
İlişki bu anlamda dans etmeye benziyor: Ritmi kaçırmamak, adımlarını şaşırmamak, ahenk içinde olmak önemli. Çok acayip ama mesela geçen gün N. dedi ki daha önce iki ilişkisi dans edişi yüzünden bitmiş. Görmedim ama söylediğine göre biraz çılgın, kafasına göre dans edişi ciddi krizlere yol açmış.
Mutluluk-mutsuzluk, gitmek-kalmak, yalnızlık-birliktelik deyince aynı anda aynı noktada olamamak ciddi bir meseleye işaret ediyor galiba. Halbuki yolun başında saatlerimizi ayarlamış, tik taklarımızın uyumlu olacağına hep inanmıştık...

Salı, Nisan 14

Diaspora ve Nostalji Baskınları


En başta da söylemiştim, bir ilişkiyi bitirmek bir şehirden ayrılmak gibi. Bir çeşit göçmenlik, kimsesizlik, yabanlık hali. İnsan durup durup hatırlıyor, kafasında canlandırıyor, tekrar tekrar aynı şeyleri yaşıyor, duyuyor. Yoğun bir sıla hasreti insanın yakasını bırakmıyor. Ayrı düştüğümüz şeylere olan özlemimiz olur olmaz bir yerden parlayıp gözlerimizi kamaştırıveriyor.
Aslında bu bir nostalji meselesi. Yani aslında idealize edilmiş bir geçmişi, bir hatırayı özlüyoruz. Bir kalp çarpıntısını, bir karşılaşmayı, bir tatili, bir sevişmeyi... Olduğu yerde kalan bu güzel enstantaneler insanın geçmişiyle barışık olması açısından sağlıklı belki ama bugüne ya da yarına dair ne söylediği müphem.
Aynı diaspora hissiyatı gibi: Özlem mutlak gerçek ama ironik şekilde kavuşma iradesi zayıf. Göçmenler evlerine dönemiyorlar, çünkü insan korkuyor, gidip de terk ettiği yeri yeniden bulamamaktan, gidip de sevememekten, gidip hayal kırıklığı yaşamaktan...

Pazartesi, Nisan 13

Ithaka'ya dönmek mümkün mü?


Odiseus Troya Savaşı'ndan sonra durmadan, tam yirmi yıl, ülkesine, Ithaka'ya dönmek için çabalar. Fırtınalarda kaybolur, afyonumsu meyvelerle büyülenir, tek gözlü canavarlarla savaşır, ölüler ülkesine gider, deniz perilerinin güzel şarkılarına kapılır, aşık olur...
Ama evine, ülkesine dönme arzusu hiç bitmez. Yirmi yıl boyunca sadece dönüşünü düşünür. Ama dönünce, şaşırarak anlar ki hayatı, kendi hayatının anlamı, merkezi, hazinesi, Ithaka'nın dışında kalmıştır ve bu hazine kayıptır, anlatarak da onu geri getiremez. Kimse de ona bu yirmi yıl içinde ne yaptın, “Anlat!” demez.
Aşkın hatırası da tam böyle bir şey galiba. İnsan delicesine özlüyor, acıdan kavruluyor, o ülkeye geri gitmenin yollarını arıyor, bulamıyor, savaşıyor. En acıklısı da anlıyor ki yol bulunsa da artık ülke orada durmuyor. Ithaka sular altında kalmış, kaybolmuş, yitmiş.
Odiseus'un özlemi bitmiyor; Ithakalılar'ın efsaneleri tükenmiyor; kavuşmak mümkün olmuyor...


Freeze!


Değişim kaçınılmaz ve varoluşumuza içkin bir şey. Okullar, şehirler, arkadaşlar, kitaplar, müzik, hepsi bizi bir yerden alıp bir yere götürüyor. Bir ilişki içinde de insan elbette kaçınılmaz olarak değişiyor. Belki devrim niteliğinde değil bunlar ama ilişkinin başından sonuna şöyle bir baktığımızda artık bazı açılardan farklı insanlar olduğumuzu görüyoruz.
Aynı hayatı paylaşmak, bu değişimlerin idrakını ve kabulünü kolaylaştırıyor muhakkak, hatta çoğunlukla da fark edilmez oluyorlar. Ama ayrıyken durum bambaşka. Bir yandan hayat bizi farklı yerlere götürecek, diğer yandan bu süreçleri yakından izleme fırsatımız olmayacak. Neticede belki hiç ummadığımız kadar ayrı yerlerde bulacağız kendimizi.
İlla olacak diye bir şey yok ama beklenmedik bir şeyle karşılaşınca geçmişi yeniden yazmamak lazım. Kafamızdaki resmi bozmamak, çarpıtmamak gerek. Belki de en güzel yerinden bir kesiti dondurup, çerçeveleyip ilişkiyi ve eski sevgiliyi öyle hatırlamalı.
İnsan zihninin tahmini zor marazlarından kurtulmak için bir noktada eller yukarı demeli...

Pazar, Nisan 12

Kanıtları karartmayalım...


Eski ilişkiye, eski sevgiliye, eski aşka dair birikenleri anlatan çok şey yazdım. (Belki de artık iç tutarlılıkları yoktur bile.) Bu tortulara dair genellikle başvurulan seçenek kilitli bir çekmecede süresiz bekletmektir (Tarkan "Yak bütün fotoğrafları" diyor, o ayrı :). Ama dün Milk'i izlerken düşündüm ki belki de birtakım şeyleri göz önünden kaldırmak, kuytulara saklamak, üstünü örtmek, aslında tozları halının altına süpürmekten başka bir şey değil.
ABD'de eşcinsel hakları için mücadele veren Harvey Milk, aldığı tehdit mektuplarını, arkadaşlarını endişelendirse de buzdolabının üstüne yapıştırıyor. Mantığı da şu: Belki bu korkutucu bir şey, ama korkuyla yüzleşmek ve her an orada olduğunu bilmek, yokmuş gibi yapmaktan yeğdir. Çünkü gözünün önünde olmadıkça bu tehdit büyür, büyür, büyür, kendi varoluşunu kazanır, baş edilemez olur...
Galiba tortular için de bu doğru. Hiç beraber olmamışız, hiç ortak tarihimiz yokmuş, birlikte sevip acı çekmemişiz gibi her şeyi temizlemek pek mantıklı değil. Acıyı da kayıbı da idrak etmek lazım. Cinayet mahallindeki tüm parmak izlerini yok etmenin alemi yok!

Cuma, Nisan 10

Ayrılık Metaforları: "Kütüphaneleri ayırıyoruz!"

Dün K. anlattı, Z.K.'nin bir arkadaşının kafasındaki evlenme teklifi planı, kütüphanelerimizi birleştirsek mi canım minvalindeymiş. Kulağa cidden kötü geliyor (lame!). Dün kiminle konuştuysam herkes pek zırva buldu. Ama sürecin tam tersi için bu metafor hiç de fena değil.
Yıllarca kitapları yığdık yığdık, onlar yüzünden IKEA dostu olmak zorunda kaldık, koca bir kütüphaneyi doldurup taşırdık, küçük odaya bir tane daha aldık derken, hem de tam ortalıkta dağınık kitap kalmamışken... Puf kütüphaneleri ayırıyoruz!
Yıllar içinde bir sürü şey biriktirmişizdir elbette ama hiçbiri kitap gibi değil. Birçoğu anlamını yitiriyor, birçoğunu paylaşmak gibi bir ihtimal olmuyor. Bunu ben aldım, bu senin bu benim kavgasına düşülmezse, kitapları bir sana bir bana diye üleşmek mümkün herhalde. Böylelikle ortak hayatımızı ayırıyoruz.
Farklı kitaplar, ayrı kütüphaneler, yeni hayatlar...

Dikkat kırılabilir!


Birkaç haftadır fark ettim ki üzerimde ciddi bir sakarlık var. Yolda tökezliyorum, bardak çanak kırıyorum, sanki uzayda ne kadar yer kapladığımı unutmuşum gibi sağa sola olur olmaz tosluyorum, insanlardan, masalardan, duvarlardan darbe yiyorum.
Tenim eskisine göre daha hassas ya da daha inceymiş gibi vücudumun sağında solunda irili ufaklı morluklar, kesikler, yanıklar. Özellikle ellerim. Şuursuzca kullanılmaktan enikonu hırpalanmışlar, gören acıyor (ve hatta şüpheleniyor)...
Herhalde genel bir kontrolsüzlük ikliminin dışavurumlarından biri. Zaten bir çok açıdan kırgınlık hali atmosfere o kadar hâkim ki insan bedenine sahip çıkmayı ihmal ediyor, gereğinden fazla akışına bırakıyor.
Düşünüyorum da çok geç olmadan, ufak tefek hasarlarla da olsa her zamankinden biraz daha kırılabilir olduğumu fark ettiğim iyi oldu. Uyarı işaretini koyduktan sonra önlemini de alır insan!

Perşembe, Nisan 9

Kara Kitap

Bilen bilir, okuyan okumuştur, Kara Kitap'ın bendeki yeri bambaşkadır. Aslında kitabı herhangi bir ruh haliyle ya da durumla özdeşleştirmek istemem. Bence zaten bütün güzelliği uçuculuğundadır, ele gelmeyişinde...
Yine de bugünlerde ayrılık romanı nedir, hangisidir diye düşünürken aklıma Kara Kitap geldi. Yalan değil, kitap büyük ölçüde Galip ve Rüya'nın ayrılışını anlatır, daha doğrusu Rüya'nın Galip'i terk edişini.
Galip'in aşk acısını, unutamayışını, sonsuz arayışını gördükçe biz de kederleniriz yitip giden aşklara.
Hele o iki sayfalık, noktasız, duraksız sonsuz uzayan (hiç bitmese) "severdim seni" pasajı ne güzeldir.

"... severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim; birden çıkan lodosla karların eridiği ve İstanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin Uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim ; çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni..."

Toprak Kayması, Yer Sarsıntısı, Zelzele...


İnsan bir şeyleri yaşarken kendisini ve hislerini çok sağlıklı tahlil edemiyor (bu biraz da iyi bir şey aslında). Bir şekilde önhazırlıksız, provasız içinden geçiyor gidiyor hayatın. Sonra dönüp bakınca (belki bir hafta belki yıllar sonra) her şey başka türlü görünebiliyor.
Biz mesela ilk ayrılık lafı konuşulduğunda çok sakin ve cool takıldık. Ha, öyle tabii, çok haklısın, peki ayrılalım. Ortada bir şok olduğu çok belliydi ama insanın algılaması ve teslim etmesi zaman alıyor: silahlar patlıyor belki ama uçlarına susturucu takılmış ya da kulaklarımızda tıkaç var...
Sonra sonra yapılanları, hissedilenleri düşününce bu sükunet o kadar yalan geliyor ki. Aslında resmen ayaklarımızın altındaki toprak kaymış, deprem olmuş, kıç üstü oturmuşuz. Bildiğimiz dünyanın sonu! Yaşadığımız tam da bu.
Yine de enkazdan sağlam çıktık işte! Üstelik dışarısı hem sıcacık hem aydınlık...

Yalnızlık Senaryoları: Kahvaltı


Sağlığına, balına, peynirine pek düşkün R. gibi insanlar istisna, herhalde sabah kalkıp işe gitmesi gereken kimse haftaiçi erkencikten kalkıp, çay demleyip, öööyle mükellef kahvaltılar etmiyordur. Hayatımız sadece Cumartesi Pazar kahvaltı ederek geçiyor işte. Bir sürü gazete, domates salatalık, peynirler, yumurta, belki greyfurt suyu, hatta bal-kaymak... (evet acıktınız biliyorum, ben de :)
Bu seremoni tabii iki kişi olunca pek zevklidir. Günaydın öpücüğü, ayrı gazeteleri okurken arada karşılıklı bir şeyler anlatma ("uf şu Sezyum öldürüyo"), birbirine çay doldurmalar, masadan kalkıp otururken ufak dokunuşlar...
Yalnız olunca sofra kurmak angarya, bir kişilik yumurta pişirmek anlamsız, kaymak zaten dayanmaz, bir demlik çay ziyan olur, zırt pırt çay doldurmak yorar, gazetelerin çoğuna dokunulmaz...
Hazır bahar da gelmişken brunch davetlerine açık olduğumu buradan eşe dosta duyururum, evde kahvaltının harbi artık tadı yok !

Çarşamba, Nisan 8

Ayrılanlar İçin


[Çok klasik belki ama insanın kulaklarında Timur Selçuk'un sesi çınlarken de etkilenmemek mümkün değil...]

Yollarımız burada ayrılıyor
Artık birbirimize iki yabancıyız
Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa
Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız

Her kederin tesellisi bulunur, üzülme
İnsan ne kadar sevse unutabilir
Mevsimler, gelir geçer, yıllar geçer
Sen de unutursun bir gün gelir

Hiç yaşamamışçasına, hiç sevmemişçesine
Unutursun o günlerimizi, gecelerimizi
O günlerce gecelerce sevişmelerimizi

Her şeyi evet her şeyi unutabilirsin
Hatta bütün yazdıklarımı satır satır
Kalırsa, içinde bir derin sızı kalır

Ümit Yaşar Oğuzcan

İlk Yardım!


Geçen birkaç aydır çok fazla evde oturmadığımı, oturamadığımı yazmıştım. Sabah erken çıkıp geç dönüyorum, her gün biriyle sözleşiyorum, haftasonlarını genellikle kadrosu sabit bir dizi arkadaşla geçiriyorum.
Daha önceki büyük ayrılık hikâyemi düşünüp şaşırıyordum bir zamandır. Çünkü o dönemden aklımda kalanlar arasında yataktan kalkamamak, asık suratlı yürüyüşler, olur olmaz ağlama krizleri var. Bu sefer böyle değilim, neden?
Haftasonu büyük ölçüde yalnız kalınca ve çok minör de olsa bir kriz hissedince anladım ki ben kendimi ciddi bir ilk yardım, belki de yoğun bakım timinin hünerli ellerine bırakmışım. Dostlar hep arıyor, soruyor, geliyor, toparlıyor. O kadar önemliler ki ve o kadar yardımcı oluyolar ki!
Kızıyorum kendime, herkesin başının etini yiyosun diye. O yüzden bu mecradan cümleten özürlerimi kabul etsinler, hayırlısıyla taburcu olursam bir kutu çikolata alıp hepsini ziyarete gidicem :)

Pandora'nın Kutusu


Daha önce de bahsi oldu, diyalogdan bahsederken. Her şeyden konuşmalı mı, her üstü kapalı konuyu açmalı mı, her taşın altına bakmalı mı ciddi tereddütlerim var.
Bizi ayrılığa götüren süreçte de hep bu çelişkilerle uğraştık. Bir yandan mutlak iyiliğine inandığımız dürüstlük var, diğer yanda karşılıklı konuşmaya tamamen yabancı olduğumuz konular. Bazı şeyleri söylemek nasıldır, duymak nasıldır hiç bilmediğimiz için herhalde fazla acemice Pandora'nın kutusunu fazla araladık. İki sevgilinin normal şartlarda konuşmayacağı, konuştuktan sonra da sevgili olma durumuna halel getirecek meselelere girdik korkarım.
Konu konuyu açtı, konuşulanlar farklı davranışlar doğurdu, başlangıç noktasından apayrı bir yere vardı her şey...
Efsaneye göre Pandora en son umut da dışarı kaçmadan kutuyu kapatmayı başarır. Ama içeride ne kaldı ne kalmadı anlamak için yeniden kapağı açmak gerekmez mi? O zaman da belki de gerçekten içeride olan umut da uçup gitmez mi?

Salı, Nisan 7

Yabancı sokaklarda haritasız...


Attığımız adımların bizi tamı tamına nereye götüreceğini hiç bilmiyoruz. El yordamıyla, sağa sola çarparak, tökezleyerek, zorlanarak ilerliyoruz. Hayatın kendisi zaten genellikle böyle ama ayrılık sonrası hayat, insanda fazlaca bir turist acemiliği uyandırıyor.
Bir şehre ilk gidişinizde tourist info'yu bulamamak, tamamen yabancı sokaklarda haritasız bir şekilde savrula savrula yürümek gibi. Etraftaki tabelalar yabancı, yol soracak kimse ilişmiyor gözünüze, her şey sanki sizi kaderinize terk etmek için söz birliği etmiş gibi, sinsi (people're strange/ when you're a stranger/ faces look ugly/ when you're alone).
Aslında yalnızlığın verdiği tedirginlikle, heyecan uyandıran sonsuz yenilik duygusu yanyana. Bilinmeyen sokaklarda fotoğraf makinesiyle dolaşırken her köşe başının, her tabelanın, her kedinin bir çekiciliği olması gibi. Hayallerinizdeki kafeyi bulup, muhteşem bir sıcak çikolata içmek gibi (K.'den mülhem:)
Yani, bardak hem dolu hem boş...

Symptom vs. Illness


Üniversitede çok da matah olmayan derslerden birinde bu konu tartışılmıştı. Bir hastalığın kendisi vardır, bir de semptomları. Semptomları tedavi etmek (ateşi düşürmek) sorunu çözmez, esas mesele ateşi yükselten sebebi ortadan kaldırmaktır. Falan, filan...
Ayrılık acısına katlanamamaktan barışmayı arzulamak da böyle bir şey galiba. Evet, kolay olmuyor, zaten kimse kolay olacağını söylemedi. Başa çıkamadıkça her şeyi silmek ve başa sarmak (erase and rewind) istiyoruz. Sanki karşılıklı otursak, elele tutuşsak, sarılsak birden tüm üzüntümüz gidecek, yeniden mutlu olacakmışız gibi.
Ama bizim "hastalığımız" ayrı olmak değil ki. Salt birlikte olsak da "iyileşemeyiz" ki. Tıp ilerliyor ilerlemesine ama "doğru teşhis ve tedavi" ilişkiler için ne kadar mümkün?

Kimse kolay olacak demedi ki...


[Ayrı olmak zor, çok zor, süper zor geldikçe insan geriye dönmek ister. Mutlu günlere. Barışmak acıyı dindirecek gibi gelir. Bu şarkı o zorlanmayı ve başa sarmayı arzulamayı süper anlatıyor.]

Come up to meet you, tell you I'm sorry/ You don't know how lovely you are/ I had to find you, tell you I need you/ Tell you I set you apart

Tell me your secrets, and ask me your questions/ Oh let's go back to the start/ Running in circles, coming up tails/ Heads on a silence apart

Nobody said it was easy/ Oh it's such a shame for us to part/ Nobody said it was easy/ No one ever said that it would be this hard/ Oh take me back to the start

I was just guessing at numbers and figures/ Pulling your puzzles apart/ Questions of science, science and progress/ Do not speak as loud as my heart

Tell me you love me, come back and haunt me/ Oh and I rush to the start/ Running in circles, chasing our tails/ Coming back as we are

Nobody said it was easy/ Oh its such a shame for us to part/ Nobody said it was easy/ No one ever said it would be so hard/ I'm going back to the start


Pazartesi, Nisan 6

Olmasa Mektubun...


İnsan en unuttum, ilerliyorum, geçicek tesellileriyle toparladığını düşünürken, bir anda her şeyi alt üst eden bir şey de zamanında hissedilen, yaşanan aşka dair geride kalmış kanıtlar. Gözlerin ışıl ışıl parladığı fotoğraflar, sağda solda küçük notlar, uzaklardan yollanmış kartlar...
Hele de mektuplar. İnsan okudukça öyle bir paradise lost hissiyle boğuluyor ki bütün sükuneti, temkinliliği, aklı başındalığı tepesinden aşağı boşalıveriyor. Ne kadar güzel şeyler söylemiş, ne çok sevmiş, ne kadar sıcak, canlı bir şey varmış ortada... Peki nasıl becermişiz cennetten kovulmayı?
Garip bir suçluluk duygusu çöküyor insanın üstüne: büyük bir suç, günah işlemiş; sanki birini, çok sevdiği birini öldürmüş gibi... Yakmak demiyorum ama okumamak lazım eski mektupları.

Pazar, Nisan 5

Emek


İlk evime yeni taşınmıştım. Ufak bütçe filan derken genellikle komik eşyalarla, ıvır zıvırla dolmuştu etraf. Halep Pasajı'ndaki Liman'a gitmiştim bir gün. Oradan sevimli birtakım kartlar, resimler filan almıştım. Kartların biri de Marx'ın sözü, "Sevgi emektir." (Ne zaman, nerede söylemiş emin değilim, biraz şüphe ettim ama neyse...).
Yıllardır da söyler dururum, emek verince seversin, emek vereni seversin filan diye. Şimdi ayrılık durumu olunca baktım herkes bunca emeğe yazık diyor. Bir de ya yeni birine kendini anlatmak için emek vermek çok yorucu diyenler var. Sanki önceki çabalar çöpe gitmiş, yeniden çaba göstermeye takatimiz yok gibi...
Ama bir yandan da hayatın kendisi emek. Emek vermedikçe her şey sıkıcı, her şey anlamsız. İnsanlar sırf bu yüzden depresyona giriyor. Demek ki çalışan demir ışıldar optimizmiyle emekçiliğe devam etmek lazım. Şunun şurasında 1 Mayıs'a ne kaldı?

Tyranny of a fixed milieu...


"The truth is, we don't want things at all," he replied. "The thought of a house and furniture of my own is hateful to me."
This startled her for a moment. Then she replied:
"So it is to me. But one must live somewhere."
"Not somewhere--anywhere," he said. "One should just live anywhere--not have a definite place. As soon as you get a room, and it is complete, you want to run from it. Now my rooms at the Mill are quite complete, I want them at the bottom of the sea. It is a horrible tyranny of a fixed milieu, where each piece of furniture is a commandment-stone."

Cuma, Nisan 3

Ayrılmam



[Bu şarkının bendeki anısı ne komiktir. 14 yaşındayım, 18 yaşında ve üniversitede okuyan biriyla çıkmaya başlamışım. Annemler deli olmuş ve hemen ayrılıcaksın diye evde olay çıkmış. Ben de teybe kasedi koymuşum ve ayrılmaaaam diye bağırıyorum! :)]




Sona ermekte gün yine seninle/Akşamlar böyledir hep sessiz/
Eşyalar başka yerde ben bir yerde/Gölgen dolaşır gibi sanki peşimde

Işıkları yakın nedir bu his
Yokluğunda sen ne varsa sen bu evde

Ayrılmam sarılırım hayallere/Ayrılmam sevişirim özleminle/
Ayrılmam sarılırım hayallere/Ayrılmam sevişirim özleminle

Hava ağır sıkıntıda sokaklar/Sensin kaldırımlardaki bu iz/
Alışmaya çalıştıkça öfke gibi/Hasret büyüyor göğsümde sinsi sessiz

Işıkları yakın nedir bu his
Yokluğunda sen ne varsa sen bu evde

Ayrılmam sarılırım hayallere/Ayrılmam sevişirim özleminle/
Ayrılmam sarılırım hayallere/Ayrılmam sevişirim özleminle

Ayrılık Menüsü


Yeme düzeni, iştah, yenilen yemeklerle insanın ruh hali arasında bir paralellik var galiba. Bu insandan insana değişir muhakkak ama benim kendi deneyimime göre ayrılık, sofradan pek keyif alamamak demek. Mutfağa girmek istemiyorum, kendim için kesinlikle yemek yapmıyorum, etrafta kalabalıklar yoksa masaya oturmak manasız oluyor.
İşin ilginç tarafı ufak bir flört yaşamanın ya da aşık olmanın da aynı etkiyi yarattığını çok iyi biliyorum. Hani Amerikalıların midemde kelebekler uçuşuyor dedikleri, fazla mutluluktan kaynaklanan garip bir kasılma ve yutkunamama hissi.
İlişkilere dair bu iki ucun böyle bir noktada birleşebiliyor olması acayip. Bir açıdan bakınca duygusal açıdan sırt sırta süreçler bunlar. Aynı yoğun duygular, aynı çalkantı hissi, aynı bilinmezlik. İnsanın iştahını kaçıran bir heyecan ya da gerginlik...
Yeme-içme sektörü düzeyli ilişkilere yatırım yapmalı, başlangıç ve bitiş arasındaki huzurlu dönem olmasa herhalde kepenk indirirler :)

Yalnızlık Senaryoları: Sinema


Hayatın birçok alanında iki kişi var olmaya alıştıktan sonra, buralarda tek başına olmak hem hoş hem de bazen gergin bir şey.
Neredeyse hep iki kişilik gruplardan oluşan bariz bir alan tabii ki sinema. Zaten ta ilk flörtlerimizden beri hep romantik kategorisinde yer alan bir aktivite...
Kendi adıma yalnız sinema izlemeyi çok severim, çok da izlerim. Özellikle de festival zamanı, izlediğim filmlerin üçte birinde yalnız olurum (aynı filmde bir tanıdığa rastlamak çok olasıdır o ayrı). Bu sene de yarın başlayacak festivale bir düzineden fazla bilet aldım. Bu sefer tabii hepsini "bir indirimli" diye istedim biletix gişesinden. Sonra elimde bir tomar biletle düşündüm: Ya sen bu kadar kısa süre içinde bir sürü filmde yalnız bunalmayacak mısın?
Mesela Emek'te 7 matinesi. Yalnız yalnız sinemaya yürüyüp, filmi izleyip çıkışta tıpış tıpış eve mi gideceksin? İki kişiyken alışkın olduğun film öncesinde ya da sonrasında bir şey yeme-içme-yapma durumunu özlemeyecek misin?
Bakalım, yarından sonra iki hafta boyunca anlamak için epey fırsatım olucak. Yaşasın festival ! :)

Perşembe, Nisan 2

Diyalog?


Son birkaç onyılın en gözde kavramlarından biri de herhalde açık toplum, sivillik vesaire bağlamında diyalog. Bir çok alengirli sıkıntılı konuda diyalog yollarının açılmasının imdadımıza yetişeceğini zannediyoruz: Konuşun bi hele, bi şeyciğiniz kalmaz... Açıkçası ben de benzer hisler içindeydim. Aylar önce ilk defa bir derdim var muhabbeti çevirdiğimizde birkaç günlüğüne çok çok hafiflemiş hissetmiştim. Bak işte derdimizi birbirimize açtık, nasıl olsa çözümünü de bulacağız. Ama görünüşe göre konuşarak çözülmeyecek, hatta daha da karmaşıklaşacak şeyler var.
İnsan ilişkisini, hislerini masaya yatırınca, sohbet malzemesi yapınca hissiyat olarak varolan şeyler dile getiriliyor ve gerçeklik kazanıyorlar. Dil yeni bir gerçeklik üretiyor ve bazı sorunları sırf söyleyerek var ediyoruz. Yani, belki de bir çuval inciri berbat ediyoruz...
Kim demiş her şey herkesle konuşulabilir diye? Hele ki ben yıllardır şeffaflık totaliterliktir şiarına bu kadar inanırken...

First there was chaos...

[Sam Javanrouh]

İnsanı hayatta yıkıcılığa götüren biraz da hiç vazgeçemediğimiz kaos hissi mi acaba? Bir yandan her şeyi yerli yerine oturtmak istiyoruz, diğer yandan kervan yolda düzülür misali hep devinmeyi özlüyoruz.
Ev aramak zevkli, bulmak, içine eşyalar almak, yıllarca sağını solunu değiştirmek zevkli, ama ya epeyce oturmuş yerleşmiş bir evde oturmak? İskambil kağıtlarından bir kale yapmak eğlenceli ama neticede onu öylecene bırakmıyoruz, yıkıp yenisini yapıyoruz...
Bu açıdan düzenini kurmuş olma hissi de bizi dizginlerimizden boşalmaya itiyor olabilir. Hep o başlangıçta kaos vardı noktasına geri sarmaya çalışıyoruz. Düğümler çözüldükçe dolansın, görüntüler netleştikçe flulaşsın istiyoruz belki de...
Arkadaşım Z. bu laflarımı pek anlamlı bulmadı. "Yaşadığımız dünyada hayatta milyon türlü kaos var, illa kendi ilişkinize eziyet etmeniz şart mı?" dedi. O da haklı, her şeyi olduğundan komplike hale getiren belki de biziz, bizim tercihimiz...

My Suicidal Dream...


İntihara meyilli olmak ya da olmamak muhakkak çok kişisel bir şeydir. Birilerinin içinde vardır, birilerinin yoktur. Zaten bu yüzden de herhangi bir intiharı anlamak, anlamlandırmak iç dinamikleri asla bilemediğimiz için neredeyse imkansızdır.
Ayrılık meselesi ve o dönemde konuştuğumuz hayata, işe güce dair başka bir sürü şey bizi hep bu intihar tartışmasına getiriyordu. İkimiz de birey olarak bunu kendimizde hissetmiyoruz ama söz konusu hayatımız, ilişkimiz olduğunda kendimizi çatıdan aşağı bırakmak noktasındayız. Neden geri çekilmiyoruz, neden arkamızı dönüp uçurumun kenarından uzaklaşmıyoruz? Bizi bu kadar pes ettiren ne var ki aslında?
O zaman R.'yle konuştuğumuzda, tamamen başka bir bağlamda insanın fiziksel olmasa da metaforik açıdan ne kadar intihar sınırında yaşamaya meyilli olduğundan söz etmişti. Hayatımızı kolay kolay kendi elimizle sona erdiremiyoruz belki ama bir sürü başka konuda kendimizi boşluğa bırakıveriyoruz...