unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
unutmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Nisan 8

Ayrılanlar İçin


[Çok klasik belki ama insanın kulaklarında Timur Selçuk'un sesi çınlarken de etkilenmemek mümkün değil...]

Yollarımız burada ayrılıyor
Artık birbirimize iki yabancıyız
Her ne kadar acı olsa, ne kadar güç olsa
Her şeyi evet her şeyi unutmalıyız

Her kederin tesellisi bulunur, üzülme
İnsan ne kadar sevse unutabilir
Mevsimler, gelir geçer, yıllar geçer
Sen de unutursun bir gün gelir

Hiç yaşamamışçasına, hiç sevmemişçesine
Unutursun o günlerimizi, gecelerimizi
O günlerce gecelerce sevişmelerimizi

Her şeyi evet her şeyi unutabilirsin
Hatta bütün yazdıklarımı satır satır
Kalırsa, içinde bir derin sızı kalır

Ümit Yaşar Oğuzcan

Pazartesi, Nisan 6

Olmasa Mektubun...


İnsan en unuttum, ilerliyorum, geçicek tesellileriyle toparladığını düşünürken, bir anda her şeyi alt üst eden bir şey de zamanında hissedilen, yaşanan aşka dair geride kalmış kanıtlar. Gözlerin ışıl ışıl parladığı fotoğraflar, sağda solda küçük notlar, uzaklardan yollanmış kartlar...
Hele de mektuplar. İnsan okudukça öyle bir paradise lost hissiyle boğuluyor ki bütün sükuneti, temkinliliği, aklı başındalığı tepesinden aşağı boşalıveriyor. Ne kadar güzel şeyler söylemiş, ne çok sevmiş, ne kadar sıcak, canlı bir şey varmış ortada... Peki nasıl becermişiz cennetten kovulmayı?
Garip bir suçluluk duygusu çöküyor insanın üstüne: büyük bir suç, günah işlemiş; sanki birini, çok sevdiği birini öldürmüş gibi... Yakmak demiyorum ama okumamak lazım eski mektupları.

Çarşamba, Nisan 1

Affetmek?


Bazı ilişkilerin öyle başka dinamikleri var, alttan alta akmaya devam eden öyle alışıldık bir sevgi ve şefkat var ki affetmek çok farklı bir anlam kazanıyor. Mesela, biz ikimiz de biliyoruz ki ciddi anlamda kızgınlık, öfke, nefret duymamız mümkün değil. Tam tersine garip bir anlayış, mazur görüş, kızamama hali yaşıyoruz.
Aslında en temel olarak her iki taraf da yaşananlar yüzünden sonsuz kırgın hissediyor, birbirine ancak anlatılmaz derecede hüzünlü gözlerle bakabiliyor. Ama bu özür dilemeye ya da af beklemeye dayalı bir kırıklık değil. Bu öyle bir kaybediş duygusu ki tamiri yok. Tesellisi yok.
Bu hem her şeyi peşinen affetmek demek hem de asla yutkunamamak.

Perşembe, Mart 26

Herkes Gibi

[fotoğraf, ©2008 phil bebbington]

[M. dün önerdi bu Nazım Hikmet şiirini. Dedi ki, bir müddet üzülüyorsun, arıyorsun ama sonra bakıyorsun o da normal biri işte, herkes gibi ...]

Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.

Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.

Salı, Mart 24

Eternal Sunshine of the Spotless Mind


Bu süper güzel film herhalde benim separation desperation dediğim ayrılık sonrası sürecin, unutmaya, hissetmemeye, uyuşmaya özlemle ne kadar yakından alakalı olduğunu çok iyi anlatıyor.
Bir müddet birbirlerini çok seven ve mutlu olan Joel ve Clementine, ayrıldıktan sonra hatıralarıyla başa çıkamazlar. Bunalımlarını atlatamadıkları için doktor-terapist-bilgisayar uzmanı karışımı birisinin ofisine gidip hafızalarının istenmeyen kısımlarını (zihindeki bazı noktaları) sildirirler.
Eski sevgiliye dair her şey, zihinde bir iz bırakmış her kırıntı artık üzüntü yarattığı için cımbızla çekilir gibi ayıklanıyor. Ne aşk ne ayrılık, sanki hiç yaşanmamış gibi...
Ancak işlem başarıyla tamamlanmış olsa da, Clementine ve Joel yeniden karşılaştıklarında birbirlerinden hoşlanınca esas paradoksu görürüz: İnsan sevdiği insanı ve ona dair tüm anılarını silebilir, ama aynı kişiye yeniden âşık olma ihtimalinden (yani kendinden) kurtulabilir mi?

Evim güzel evim?


Bir sürü yerde hatıralarla ve hafızayla baş etmenin zorluğundan bahsedip duruyorum. Zaten ayrılığın en vahim taraflarından biri bu, kolayca yeni bir sayfaya geçemiyor insan, önceki sayfaya yazılan bir sürü şey ilk bakışta temiz görünen yeni yaprakta gölgesini bırakmış oluyor...
İnsan kendini ister istemez bir kaçış halinde buluyor. Mekanlardan, giysilerden, hediyelerden, sokaklardan kaçış. En kötüsü de dönüp dolaşıp eve gitmek. Çıfıt çarşısı gibi her köşesi türlü türlü anıyla dolu evde kalmak en zoru galiba. Herhalde bu yüzden kendimi sabah erkenden evden çıkar akşam da ayaklarım eve geri geri gider buluyorum.
Ayrılık biraz da böyle bir şey herhalde, insanın kendi evine klostrofobik olması!