kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazar, Temmuz 5

Durmuş bir saat

Sabah büyük ölçüde tesadüf eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü açıp ilk kırk elli sayfayı muhtemelen dördüncü kez okuyup gülmüştüm. İkinci tesadüf odadaki aile yadigârı çok sevdiğim saatin (dedem babaannemle nişanlanacağı gün büyükannemlerin evine hediye getirmiş) ona on kala durmuş olduğunu fark etmem oldu. Dün sabah ya da gece mi, yoksa bu sabah mı kestiremiyorum, çünkü bazen insanın gözünden kaçıyor işte. Her zaman tıklayan alet susmuş, yelkovanla akrep birbirini takip etmez olmuş, zaman durmuş. Ve tüm bunlar her nasılsa zamanın içindeki insan(lar)ın gözünden kaçmış...
İlişkinin bitişinin muğlaklığı üzerine daha önce yazmıştım. Bir daha aynı bahse girmeye gerek var mı bilmiyorum ama bu durmuş saat yine beni aynı yere götürdü. Bir şeyler bitiyor, duruyor, akmıyor, ve bunu ancak bi zaman sonra idrak ya da kabul ediyoruz. Muvakkit Nuri Efendi "insan saati kendine benzer icad etti," dese de ne yazık ki söz konusu insan olunca bazı şeyleri yeniden kurmak hiç mümkün olmuyor.

Cumartesi, Haziran 27

Yaz geçer

Geçen gün G. "bis" yazısına istinaden separationdesperation biticek mi, bitmesiiin diye serzenişte bulununca biraz böyle bir blog yazmanın ne anlama geldiğine dair konuştuk. Bilge arkadaşım, okurken aklına Murathan Mungan'ın "yaz geçer iyi gelir sözcükler" diye başlayan meşhur kitabı Yaz Geçer'in geldiğini, çünkü bir yandan yazmanın sıkıntıyı bir ölçüde sağalttığını bir yandan da mevsimlerin akıp gittiğini söyledi.
Gerçekten de şaka maka başlayalı üç buçuk ay olmuş, 130 küsur başlık atmışım, ortalamada her gün muhakkak bir yazı yazmışım. Elime kağıdı kalemi alsam epey bir defter doldururmuşum yani -- zaten dolmakta olan sayfalardan müstesna...
Zaman geçiyor orası kesin ama yazmak gerçek anlamda neyi geçiriyor çok emin değilim. Acıyı, sıkıntıyı, yalnızlığı? Z.K.'nin hatırlattığı gibi gerçekte hissetiklerimizi sözcüklere dökerken kaybolanları düşününce sormadan edemiyor insan: hayatı yazıya geçirmek mümkün mü ki?


Cuma, Haziran 12

Zayıflığın Tahakkümü

Bu tabii ki en sevdiğim yazardan alınma bir fikir ama tekrarlamakta beis görmüyorum, gereken referans gereken yerde verildi zaten. Her ne kadar kırılgan ve hassas görünseler de bazen zayıf dediğimiz insanların da anlaşılmaz, garip bir iktidarı oluyor -- hem de tam da güçlü denilenlerin karşısında. Bir açıdan zaafiyet ölçüsünde tedbirli, ölçülü, endşeli oluyoruz. Neticede aslında zayıfın karşısında eziliyoruz.
Ayrılıktan beri bir sürü insana aman ya benim derdim bana yeter, bana dokunma zaten mızmızımlığım üzerimde, ya da pansuman kapasitem ancak kendime yetiyor derken birden kendimi bu söylemin içinde buldum galiba. Üzülmüş, ezilmiş, düşmüş hissederken garip de bir nobranlık geliyor belki de insanın üzerine. Zaten sıfırın altındayım kimseleri alttan alamam gibi. Ne olacaksa olsun demek gibi. Ööööfff' diye kesip atmak gibi. Kötü bi şey gibi?...

Salı, Haziran 9

Rules of Attraction

N.R.'nin eski sevgililere dair çok matrak ve akıl çelici bir teorisi var: Eski sevgilinle yıllar sonra bile bir araya gelirsen merhaba demek için resmice elini sıkamazsın. Hatırı sayılır bir süre sarıldığın, öpüştüğün kişiye böyle bir mesafeden bakmak, yaklaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla eski sevgiliyle öpüşmek mübahtır ! (Yoksa gerekir mi demeli :)
Elbette akla yatkın bir tarafı var bu fikrin. Gerçekten de ortada nefretler, krizler yoksa tabii ki yaredir sinede eski sevgili ! Ama yıllar geçtikçe, gerimizde bıraktığımız hayat dilimi göz önünde tutulunca teklifin absürdlüğü daha belirgin oluyor. Nitekim geçen gece söz konusu tezi kamusallaştırdığımızda, peki tüm bu eski sevgilileri düğününe davet edersen ne olacak gibi hin bir soru geldi. :)
Düğün sezonunun açıldığı bugünlerde evlenmeyi düşünenlere duyurulur: eski sevgililerinizi davetli listesinden derhal çıkarın ! (Dört Nikah Bir Cenaze'yi de mi izlemediniz? :)

Çarşamba, Haziran 3

Peki ya duman?

Birarada yaşayan iki kişinin yollarının ayrılması, kaçınılmaz olarak bir sürü gönüllü ya da gönülsüz tasfiyeyi beraberinde getiriyor. İşin bir boyutu paylaşım. Daha önce kitaplardan söz etmiştim, ama işte bir zamanlar ikimizin olan başka bir sürü şeyi -- eşyayı, çarşafı, tencereyi, fotoğrafı, çerçeveyi, zarfı, mazrufu -- İ.'nin tabiriyle misketlerimizi paylaşır gibi bir sen bir ben yaparak dağıtıyoruz.
Ondan sonra ikinci aşamada insan yalnız kalıp etrafı kolaçan ederken diğer bazı şeylerden de sırf bir an gözüne battığı ya da akıl sağlığına ağır gelen hatırasını bertaraf etmek için kurtulmak istiyor. Ivır zıvırı hibe ettiğiniz insanlar sizi pek bir cömert sanıyor ama aslında bu biraz da bitkileri budamak gibi, bir kısmını kesiyorsunuz ki kökü güçlensin...
Fakat üçüncü aşamada öyle şeyler var ki paylaşmak da atmak da mümkün değil. Onlar durdukları yerde kalıyor. Herhalde çocuğu olan insanlar için bu en göz ardı edilemez residue oluyordur. Keza birlikte herhangi bir şey üretmiş iki kişi, o mecrada beraberliklerini hep koruyacak demektir. İlla elle tutulur bir şey olması da gerekmez, ilişki esnasında öğrendiğimiz ya da alıştığımız bazı şeyleri de bünyede barındırmaya devam ediyoruz. Domatesin kabuğunu soymak, durmadan imlâ kılavuzuna bakmak, kedi sevmek gibi.
Auster yüzde yüz haklı, külü serpsek izmariti atsak da dumanın bir ağırlığı var...

Pazartesi, Haziran 1

Bahçemizi yeşertmek

Candide'i okuduğumda sene 95 falandı herhalde. O yaşta anlamaya ne kadar müsaittim bilmiyorum ama ilk okuyuşta büyülenmiş, ardından aynı yaz içinde 4-5 kez okumuştum.
Candide'in bütün dünyayı dolaştığı kitap gerçek anlamda bir serüvenler silsilesini anlatır. Durmadan insanın niçin yaratıldığını ve hayatın anlamını sorgulayan kahramanlar, ilginçtir cevabı Marmara kıyılarında yaşlı bir adamdan alırlar: "...[bahçemi] çocuklarımla birlikte eker biçerim; bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar." Candide biraz düşündükten sonra bu adamın şimdiye dek gördükleri en mutlu kişi olduğuna kanaat getirir ve kitap "bahçemizi yeşertmek gerek" sözleriyle biter - yani bir anlamda yerleşmek, kök salmak, üretmek şiarıyla.
Geçen E.'ye yazarken modern hayatın dayattığı sonsuz hareketliliğin, serüvenin ne kadar gıcık olabildiği geldi aklıma. Bin kere ev, okul, iş, arkadaş, şehir değiştiriyoruz. Alıştığımız, bağlandığımız her şeyden gün geliyor kopuyoruz, köklerimizi ta en derine salamıyoruz. Aslında bu açıdan hayatımızın bütününe yayılan, durup durup tekrarlayan leitmotif birebir ayrılık! (Sevgililerimizden ayrılmışız çok mu?) Doğduğu köyde yaşlanıp ölen tipler olsaydık daha mı mutlu olurduk acaba?
Voltaire'e rağmen bu da kocaman varoluşsal sorunlarımızdan biri işte: hem rutin arıyoruz hem macera, hem köylü olmak istiyoruz hem korsan, hem Candide'e özeniyoruz hem Don Kişot'a!

Cumartesi, Mayıs 30

Dünyanın en güzel aşk/ayrılık mektubu


[Bu nefis pasajla Z.K. sayesinde tanıştım. Hayran kaldım. Hemen ertesi gün K.'ye okuyunca o da derhal şahane bu tespitinde bulundu. O zaman buyrun...]

"Bu aklımızı başımıza getirecek sevgilim. Kır eğlentimiz sona erdi; karanlık yolda engebeler var, arabadaki çocukların en ufağı ise hastalanmak üzere. En sıradan bir serserinin bile söyleyebileceği şeyi söyleyeceğim sana; cesur olmalısın. Hoş, sana destek ya da avuntu olsun diye ağzımdan çıkacak her şey biraz 'muhallebimsi' olacak ya, sen anlarsın ne demek istediğimi. Sen ne demek istediğimi hep anladın. Seninle yaşam güzeldi; hem güzel derken kumrular, zambaklar geliyor aklıma, kadifeler; o ortadaki yumuşacık pembe 'd', sonra dilinin o uzun, duraksamalı 'e'ye doğru kıvrılarak çıkıvermesi. Birlikte sürdürdüğümüz yaşamda ses uyumu vardı; artık paylaşamayacağımıza göre ölüp gidecek olan bütün o küçük şeyleri düşündükçe sanki biz de ölüp gitmişiz gibi geliyor. Kimbilir, belki de öyledir. Bilir misin, mutluluğumuz büyüdükçe köşeleri daha bir belirsizleşti, çerçevesi eridi sanki, derken bütün bütüne kaybolup gitti. Seni sevmekten vazgeçmiş değilim; ama içimde bir şeyler öldü, sisin içinde seni göremiyorum artık... Bütün bunlar şiir... Sana yalan söylüyorum. Ödü patlamış bir korkağım ben. Lafı ağzında geveleyen şairden daha büyük korkak olamaz. Neler olup bittiğini anlamışsındır, herhalde; şu allahın cezası 'öteki kadın' klişesi var ya. Onunla o kadar mutsuzum ki - inan bana doğru bu. Sanırım işin bu yönü konusunda söylenecek başka bir şey kalmadı.
"'Aşkta' temelden yanlış bir şeyler olduğu düşüncesinden bir türlü kurtulamıyorum. Dostlar kavga eder, birbirlerinden uzaklaşırlar, yakın akrabalar da öyle, ama 'aşka' yapışıp kalan bu yürek sızısı, bu duygu yükü, bu ölümcüllük yok mu... 'Dostlukta' bu lanetlenmiş surat yoktur hiç. Neden, nedir bu aşktaki şey? Seni sevmekten vazgeçmedim ama o hayal meyal, sevgili yüzünü öpmek artık elimden gelmediği için ayrılmamız gerek, ayrılmak zorundayız. Niye böyledir bu? Bu ısrarlı kendine özgülük nedendir? Kişinin binlerce dostu olabilir ama aşk yoldaşı sadece bir tanedir. Benim söylemek istediğimin haremlerle filan ilgisi yok; dans etmekten söz ediyorum, beden eğitiminden değil. Sanır mısın ki koca bir Türk dört yüz karısından her birini benim seni sevdiğim kadar sevsin? Bilir misin, ağzımdan 'iki' sözü çıktı mı sevmeye başlamışımdır artık, ardı kesilmez bunun. Bir tek gerçek sayı vardır; bir. Ve galiba bu benzersizliğin en güzel imgesi de aşktır.
"Elveda, bahtsız sevgilim. Seni hiçbir zaman unutmayacak, senin yerini hiç kimseye vermeyeceğim. Senin tertemiz aşkım olduğuna, bu öteki tutkumun da bir ten komedisinden başka bir şey olmadığına yeminler edip seni kandırmaya çalışmak anlamsız olur. Her şey 'tendir', her şey tertemizdir. Ne var ki bir tek şu gerçek; seninle mutlu oldum, şimdi ötekiyle sürünüyorum. Yaşam böyle sürüp gidecek. Bürodaki çocuklarla şakalaşıp midem ekşiyinceye kadar öğle yemeklerinin tadını çıkaracak, romanlar okuyacak, şiir yazacağım, bir gözüm hep tahvil fiyatlarında olacak - genel olarak her zaman davrandığım gibi davranmayı sürdüreceğim. Ama sensiz mutlu olacağım anlamına gelmiyor bu... En ufak şeyler bile bana seni hatırlatacak - yastıkları kabartıp kül karıştıracağı ile konuştuğun odalarda mobilyalara bakınca takındığın hoşnutsuz yüz, birlikte bulup çıkardığımız ufak tefek ayrıntılar - sen olmadan bunlar bana diğer yarısı sende olan bir deniz kabuğu ya da bir metaliğin yarısı gibi gelecek. Elveda. Git burdan, uzaklaş. Yazma bana. Charlie ile ya da piposunu dişlerinin arasına sıkıştırmış herhangi efendiden bir adamla evlen. Şimdi unut beni, ama sonra işin acı yönü unutulduğunda yeniden hatırla. Bu kabarıklık bir gözyaşı lekesi değil. Dolmakalemim bozuldu, bu leş gibi otel odasında bir tükenmezle yazıyorum. Sıcaklık korkunç. O eşek Mortimer'ın deyimiyle 'olumlu bir sonuca' vardırmam gereken işi de kıvıramadım. Sende bir iki tane kitabım kalmış galiba - neyse önemi yok. Lütfen, bana yazma. L."(s. 118-120.)

Cuma, Mayıs 29

Vertigo

Üniversiteden geç saatte çıktığımda boğaza inerken birbirini izleyen dik yokuşlar hem nemli hem de kocaman çınar yapraklarıyla kaplı olduğu için yürümek zor gelirdi. Bir yandan insanı önüne katmak isteyen eğime yenik düşmemek için durmadan fren yapmak, bir yandan da ıslak yapraklara basıp kaymamak için yere sağlam basmak gerekirdi. Böyle akşamlardan birinde, bu ayakta kalmaya çalışma çabasından inanılmaz sıkıldığımı, düşmekten korkacağıma bir an önce düşsem de kurtulsam diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşin ilginci bir noktadan sonra korku diye bir şey kalmamış, tam tersine düşme arzusuyla mücadele etmek gerekmişti.
Hayat çoğumuzun kapıp koyvermesine müsaade etmiyor herhalde ama her an biraz da olsa bu yerçekimine yenik düşme isteğini duymuyor muyuz? Özellikle de enikonu zayıf, korunmasız hissettiğimizde kendimizi boşluğa bırakma arzusuyla sarhoş olmaz mıyız? En iyisi bir bilene sormak: "Le vertige, c’est autre chose que la peur de tomber. C’est la voix du vide au-dessous de nous qui nous attire et nous envoûte, le désir de chute dont nous nous défendons ensuite avec effroi." (L’insoutenable légèreté de l’être, p. 79.)
Bu son derece varoluşsal durumdan kaçabilmek için her merdiven kenarına trabzan, her balkona parmaklık, her falezin önüne set koyuyoruz. İlişki de hayat ve uçurum arasındaki bu paravanlardan biri bazen, uçsuz bucaksız abyss'i ortadan kaldırmıyorsa da gözden ırak tutuyor...

Salı, Mayıs 12

Benim Adım...

Üniversitede N.'yle beraberken etrafımızdaki bir çiftin birbirlerine isimleri yokmuşcasına hep iyelik ekiyle biten "sevgi sözcükleri" söylemelerini anlayamazdık, uydurma bir gösteriş gibi gelirdi. Kaderin cilvesi, bir zaman sonra ben de kendimi böyle diyalogların tarafı buldum, hem de severek -- tabii ki. Biraz mesafe alınca yine o eski eleştirel duruşuma mı dönüyorum diye düşünüyorum. Eşe dosta sık sık şekerim, canım, güzelim, hayatım deriz elbette ama birinin bizatihi adını telaffuz etmeyi bütün bütün dışlayan bu durum biraz garip. Ş. mesela sadece kavga ederken ya da çok sinirliyken ismimi söylerdi. Bazen meselenin ciddiyetini henüz anlamamışken birden adımı duyarsam hemen toparlanırdım: demek harbi gergin bir durum var...
Şimdilerde biriyle sohbet ederken, telefonda, mail'de adımı daha fazla işittiğimi, gördüğümü fark ediyorum ve hem yeni hem de güzel geliyor. Evet, benim adım var. Bayılmıyorum ama yine de duymak iyi geliyor. Hiç sahiplenmeyelim, hiç sevimli laflar etmeyelim demiyorum tabii, onların da tadı vardır, sadece denge meselesi. Canım U.'m ve ben mesela birbirimize seslenirken iyelik eki takarız ama adımız baki kalır :)

Salı, Nisan 21

Pheidippides'in Zaferi ve Trajedisi


Efsaneye göre meşhur Yunan-Pers savaşlarının ilki olan Marathon Muharebesi'nde, ordunun en hızlı ulağı olan Pheidippides önce yardım istemek için Sparta'ya sonra da zaferi bildirmek için Atina'ya gönderilir. Sparta'ya iki gün iki gecede koşar ama yardım talebi reddedilir; ardından geri dönüp Marathon ovasındaki savaşa katılır; en sonunda da zafer haberini Atina'ya bildirmekle görevlendirilir. Yaklaşık 40 kilometrelik yolu hiç durmaksızın koşar, meclise girer, "Kazandık!" diye bağırır ve dizlerinin üstüne yığılıp ölür.
Ayrılık sonrası süreç nedense insanda böyle bir ruh hali, ya da belki fobi yaratıyor: Hep koşmalıyım, durmadan koşmalıyım, bir an durursam yerimden kalkmamacasına yıkılabilirim! Bütün organizasyonlara evet demek, her gün dışarılarda olmak, bir an soluk almamak, dinlenmemek, düşünmemek, ertelemek... Sanki arabayı vurdurarak çalıştırmışsınız, o yüzden de kenara çekmeye korkuyormuşsunuz gibi. Ayakta oluşunuza, yıkılmayışınıza dair her şey pamuk ipliğine bağlı gibi.
Bu tempo saplantısı ne zaman son bulacak ve ne zaman hiçbir şey yapmadan da huzurlu hissedebilicem bilmiyorum ama benim cidden bir molaya ihtiyacım var (Tom Robbins'e selam!).

Pazartesi, Nisan 13

Ithaka'ya dönmek mümkün mü?


Odiseus Troya Savaşı'ndan sonra durmadan, tam yirmi yıl, ülkesine, Ithaka'ya dönmek için çabalar. Fırtınalarda kaybolur, afyonumsu meyvelerle büyülenir, tek gözlü canavarlarla savaşır, ölüler ülkesine gider, deniz perilerinin güzel şarkılarına kapılır, aşık olur...
Ama evine, ülkesine dönme arzusu hiç bitmez. Yirmi yıl boyunca sadece dönüşünü düşünür. Ama dönünce, şaşırarak anlar ki hayatı, kendi hayatının anlamı, merkezi, hazinesi, Ithaka'nın dışında kalmıştır ve bu hazine kayıptır, anlatarak da onu geri getiremez. Kimse de ona bu yirmi yıl içinde ne yaptın, “Anlat!” demez.
Aşkın hatırası da tam böyle bir şey galiba. İnsan delicesine özlüyor, acıdan kavruluyor, o ülkeye geri gitmenin yollarını arıyor, bulamıyor, savaşıyor. En acıklısı da anlıyor ki yol bulunsa da artık ülke orada durmuyor. Ithaka sular altında kalmış, kaybolmuş, yitmiş.
Odiseus'un özlemi bitmiyor; Ithakalılar'ın efsaneleri tükenmiyor; kavuşmak mümkün olmuyor...


Cuma, Nisan 10

Ayrılık Metaforları: "Kütüphaneleri ayırıyoruz!"

Dün K. anlattı, Z.K.'nin bir arkadaşının kafasındaki evlenme teklifi planı, kütüphanelerimizi birleştirsek mi canım minvalindeymiş. Kulağa cidden kötü geliyor (lame!). Dün kiminle konuştuysam herkes pek zırva buldu. Ama sürecin tam tersi için bu metafor hiç de fena değil.
Yıllarca kitapları yığdık yığdık, onlar yüzünden IKEA dostu olmak zorunda kaldık, koca bir kütüphaneyi doldurup taşırdık, küçük odaya bir tane daha aldık derken, hem de tam ortalıkta dağınık kitap kalmamışken... Puf kütüphaneleri ayırıyoruz!
Yıllar içinde bir sürü şey biriktirmişizdir elbette ama hiçbiri kitap gibi değil. Birçoğu anlamını yitiriyor, birçoğunu paylaşmak gibi bir ihtimal olmuyor. Bunu ben aldım, bu senin bu benim kavgasına düşülmezse, kitapları bir sana bir bana diye üleşmek mümkün herhalde. Böylelikle ortak hayatımızı ayırıyoruz.
Farklı kitaplar, ayrı kütüphaneler, yeni hayatlar...

Perşembe, Nisan 9

Kara Kitap

Bilen bilir, okuyan okumuştur, Kara Kitap'ın bendeki yeri bambaşkadır. Aslında kitabı herhangi bir ruh haliyle ya da durumla özdeşleştirmek istemem. Bence zaten bütün güzelliği uçuculuğundadır, ele gelmeyişinde...
Yine de bugünlerde ayrılık romanı nedir, hangisidir diye düşünürken aklıma Kara Kitap geldi. Yalan değil, kitap büyük ölçüde Galip ve Rüya'nın ayrılışını anlatır, daha doğrusu Rüya'nın Galip'i terk edişini.
Galip'in aşk acısını, unutamayışını, sonsuz arayışını gördükçe biz de kederleniriz yitip giden aşklara.
Hele o iki sayfalık, noktasız, duraksız sonsuz uzayan (hiç bitmese) "severdim seni" pasajı ne güzeldir.

"... severdim seni her zaman yürüdüğümüz sokaklarda, bir an, sanki güneş o sabah batıdan doğmuş gibi yepyeni bir ışık ve yepyeni bir köşeyle karşılaştığımızda, sokakları değil, seni severdim; birden çıkan lodosla karların eridiği ve İstanbul’un üzerindeki kir bulutlarının temizlendiği kış gününde, antenlerin, minarelerin ve adaların arkasından bana gösterdiğin Uludağ’ı değil, başını omuzlarının içine çekerek ürperen seni severdim ; çinko tenekelerle yüklü ağır arabayı çeken sucunun yorgun ve yaşlı atına kederle baktığında severdim seni..."

Pazar, Nisan 5

Tyranny of a fixed milieu...


"The truth is, we don't want things at all," he replied. "The thought of a house and furniture of my own is hateful to me."
This startled her for a moment. Then she replied:
"So it is to me. But one must live somewhere."
"Not somewhere--anywhere," he said. "One should just live anywhere--not have a definite place. As soon as you get a room, and it is complete, you want to run from it. Now my rooms at the Mill are quite complete, I want them at the bottom of the sea. It is a horrible tyranny of a fixed milieu, where each piece of furniture is a commandment-stone."

Perşembe, Mart 26

Herkes Gibi

[fotoğraf, ©2008 phil bebbington]

[M. dün önerdi bu Nazım Hikmet şiirini. Dedi ki, bir müddet üzülüyorsun, arıyorsun ama sonra bakıyorsun o da normal biri işte, herkes gibi ...]

Gönlümle baş başa düşündüm demin;
Artık bir sihirsiz nefes gibisin.
Şimdi tâ içinde bomboş kalbimin
Akisleri sönen bir ses gibisin.

Mâziye karışıp sevda yeminim,
Bir anda unuttum seni, eminim
Kalbimde kalbine yok bile kinim
Bence artık sen de herkes gibisin.

Pazartesi, Mart 23

Siyam hatıraları...


İnsanın hafızasında yer eden bir sürü şey bir kompozisyon içinde kendini belli ediyor. Bazen bir şey görüyorsunuz, duyuyorsunuz, ya da hissediyorsunuz ve o anda birden geçmişteki bir ana gidip o anı bütün ayrıntılarıyla yeniden yaşayabiliyorsunuz. Örneğin benim için Ulysses' Gaze'in film müzikleri, Sessiz Ev'den ayrı düşünülemez.
Kitabı okurken hep Eleni Karaindrou'nun insanın içini burkan ezgileri çalıyordu ve bu yüzden hikâye ve müzik kafamda birbirinden ayrılmamacasına birleşti. Müzik ne zaman çalsa, kendimi Gebze'de, o merdivenleri gıcırdayan evde, babaannenin kasvetli odasında, ya da Faruk'la birlikte arşivde düşünürüm.
Ama bu kadar da değil, birden aklıma kitabı okuyan ben'in görüntüsü de gelir: üstünden merdiven geçtiği için garip engebeleri olan tavan, soğuk kış gününde yanan odun sobası, demli çay, ayaklarımı karnıma çekip oturuşum, aşık olduğumu, mutlu olduğumu düşündüğümde içimin titreyişi...
Hatıralar birbirine böyle siyam ikizleri gibi yapışmasalar, hafızamızdan içeri hep birden hücum etmeseler, teker teker gelseler, her şey belki çok daha kolay olacak -- müzik dinlemek de, kitap okumak da, çay içmek de...

Çarşamba, Mart 18

The Curious Case of Benjamin Button


Türkiye'de daha yeni gösterilen ve etrafımdaki neredeyse herkesin izlediği Benjamin Button'un tuhaf hikayesi, meselenin özündeki orijiniliteyi yaratan tuhaflık bir yana bence bütünüyle aşkın ölümsüzlüğü hakkında.
Hayatlarını, biri baştan biri sondan yaşamaya başlayan bir kadın ve bir erkek yaşamları boyunca çoğunlukla bambaşka ruh halleri içinde olsalar da birbirlerini sevmeye devam ederler.
Zaman, mekan, yaş, algı, görgü, bunlardan hiçbiri birbirlerine olan aşklarını eksiltmez, aksine her durumda farklı bir yerden tazelerler aşklarını.
Ayrılmakta olan bir çift için ne kadar iyi bir seçimdi emin değilim, insan izlerken, hem hadi canım tadında bir siniklik duygusuna kapılıyor hem de hüzünleniyor...

Salı, Mart 17

Kimse hatalarını telafi edemez, ancak tüm hatalar unutulur...


"...Oui, j'y voyais clair soudain : la plupart des gens s'adonnent au mirage d'une double croyance : ils croient à la pérennité de la mémoire (des hommes, des choses, des actes, des nations) et à la possibilité de réparer (des actes, des erreurs, des péchés, des torts). L'une est aussi fausse que l'autre. La vérité se situe juste à l'opposé : tout sera oublié et rien ne sera réparé. Le rôle de la réparation (et par la vengeance et par le pardon) sera tenu par l'oubli. Personne ne réparera les torts commis, mais tous les torts seront oubliés..."

Pazar, Mart 15

Suçluyu bulmak, hükmü vermek

Birileri için biten bir ilişki, muhakkak bir yerlerde bir aksaklık, tökezleme, hata oldu anlamına geliyor. İki kişiden birisi, nadir de olsa belki ikisi birden bir çuval inciri mahvetmiş olmalı. Yani illa ki bir sorumlu olmalı, bi suçlu olmalı! Sanki tüm bedenler belli bir işlevsizlikten ölür, yaşlılık neticesinde kaçınılmazlaşan doğal ölüm diye bir şey yoktur gibi.
Böyle düşünen insanlar için yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini belli dolaplara, çekmecelere yerleştirmek kolay olsa gerek. Dava görüldü, tanıklar dinlendi, hüküm verildi. Suçlu da belli masum da.
Halbuki nasıl yaşadığımız hayatın hiçbir kesiti siyah beyazla kavranamıyorsa, bir ilişkinin sonu (kezâ başı) da soğukkanlı analizlerle, sebep-sonuç çizgileriyle, bağımlı değişkenlerle açıklanmıyor.
Üzgünüm sayın hâkim, işler düşündüğünüzden daha karışık!