Geçen gün İ. televizyon izlerken bir çift görmüş, kahve içtikleri kafenin önünde sarılıp ayrı yönlere gitmişler. Dedi ki "ne zaman ayrılan birilerini görsem aklıma geliyorsun, kötü bir eşleşme, projeyi [blogu] sonlandır sen, evrendeki ayrılık enerjisini üstüne çekiyor olabilirsin...". Cumartesi, Temmuz 11
Karma?
Geçen gün İ. televizyon izlerken bir çift görmüş, kahve içtikleri kafenin önünde sarılıp ayrı yönlere gitmişler. Dedi ki "ne zaman ayrılan birilerini görsem aklıma geliyorsun, kötü bir eşleşme, projeyi [blogu] sonlandır sen, evrendeki ayrılık enerjisini üstüne çekiyor olabilirsin...". Cuma, Temmuz 10
Nalburdayım, gelicem...
Geçen ziyaretine gittiğim N. evindeki aksaklıklardan, durmadan işi düştüğü ama herkes gibi onu da muhakkak sallayan, bekleten, istediği gibi iş görmeyen ustalardan söz etti. On küsür yıldır adam çağırırım şu evin derdi bi türlü bitmedi diye yakındı.Perşembe, Temmuz 9
"Ayrılanlara birebir!" 2: En sevdiğim tek kardeşim

Pazartesi, Temmuz 6
O beni anladı...
Ayrılmayı zorlaştıran en temel sebeplerden biri sizi tanıdığını, gerçekten iyi anladığını hissettiğiniz birisini yitirmek galiba. Çünkü, anlaşılmak hep arzuladığımız bir şey olsa da kendimizi anlatmayı genellikle beceremiyoruz ya da iyi ihtimalle kilitleri açmak çok uzun zaman alıyor. Bir anlığına bile olsa "beni anladı" hissine kapılınca da insanın içinden gerçekten Duman'ın şarkısındaki gibi gürül gürül bağırmak geliyo...Pazar, Temmuz 5
Durmuş bir saat
Sabah büyük ölçüde tesadüf eseri Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü açıp ilk kırk elli sayfayı muhtemelen dördüncü kez okuyup gülmüştüm. İkinci tesadüf odadaki aile yadigârı çok sevdiğim saatin (dedem babaannemle nişanlanacağı gün büyükannemlerin evine hediye getirmiş) ona on kala durmuş olduğunu fark etmem oldu. Dün sabah ya da gece mi, yoksa bu sabah mı kestiremiyorum, çünkü bazen insanın gözünden kaçıyor işte. Her zaman tıklayan alet susmuş, yelkovanla akrep birbirini takip etmez olmuş, zaman durmuş. Ve tüm bunlar her nasılsa zamanın içindeki insan(lar)ın gözünden kaçmış...Cuma, Temmuz 3
"Ayrılanlara birebir!" 1: Kocaman gülüşlü bi arkadaş
Perşembe, Temmuz 2
But parsley comes with everything...
Sex and the City'nin bir bölümünde Carrie maydanoz sevmediği için restoranda sipariş verirken garsona alerjim var gibi birtakım yalanlar uyduruyor, bu yüzden de sevgilisiyle kavga ediyordu. Adam, ne diye bu kadar uzatıyorsun, maydanozsuz bir şey iste olsun bitsin deyince, Carrie de başlıktaki özlü sözü ediyordu...Salı, Haziran 30
Table for one?

Pazartesi, Haziran 29
Kabullenişlerin normlaşması
İlk kedimiz K. (ya da G.) acayip sırnaşık, kucaktan inmeyen, sokulduğu yerde uyuyakalan dünya tatlısı bir mahluktu. Sehpaların üzerinde kırmadık ıvır zıvır bırakmaz, koltuk tepelerinde koşturur, bilgisayar başındayken klavyeye atlamadan rahat durmazdı. Çok hareketli olmasına rağmen geceleri gıkını çıkarmaz, kendi halinde takılırdı. Ufaklığın benim ilk kedim olmasının da biraz etkisi vardır muhakkak ama bütün bu yaptıklarını standart kedi davranışı diye bellemiştim bi kere. Cumartesi, Haziran 27
Sevgili arkadaşlar, arkadaş sevgililer

Yaz geçer
Geçen gün G. "bis" yazısına istinaden separationdesperation biticek mi, bitmesiiin diye serzenişte bulununca biraz böyle bir blog yazmanın ne anlama geldiğine dair konuştuk. Bilge arkadaşım, okurken aklına Murathan Mungan'ın "yaz geçer iyi gelir sözcükler" diye başlayan meşhur kitabı Yaz Geçer'in geldiğini, çünkü bir yandan yazmanın sıkıntıyı bir ölçüde sağalttığını bir yandan da mevsimlerin akıp gittiğini söyledi.Cuma, Haziran 26
That rug really tied the room together
Müthiş film The Big Lebowski'nin en tekrar eden repliklerinden biri buydu herhalde. Mafyozo adamlar Dude'un evine girip epey hasar yaratıyorlardı da o en çok halısına işemiş olmaları yüzünden çileden çıkıyordu. Herkes alt tarafı bi halı dedikçe, o bütün odayı toplayan oydu diye bozuk plak gibi tekrar edip duruyordu.Perşembe, Haziran 25
The Flatliners
90'ların meşhur filminde beş doktor arkadaş, gözlem altında kendilerini birkaç dakikalığına öldürüp sonra yeniden hayata döndürmeyi deniyordu. Maksat tabii ki herkesin merak ettiği ölümden sonrasına dair sırra vâkıf olabilmek. Çizgiyi geçenlerin ölüyken gördükleri özünde iyi şeyler olsa da hayata döndüklerinde yakalarını bırakmayan birer kâbusa dönüşüyordu. Sanki ölmemiş de bilinçaltlarında dolaşmaya çıkmışlar gibi herkesin karabasanı kendi benliğine ve geçmişine dairdi...Çarşamba, Haziran 24
Herkes ayrılıyor!
Hazırlık'tan arkadaşım H. durup durup heyecanlı ellerini sallayarak ve samimi bir telaş duygusuyla hepimiz ölüceeez diye bağırırdı. Bu sahneyle ilk karşılaştığımızda durumu anlayamayan biz, H.'nin mütebessim ifadesiyle mesajın muzipliğini birleştirince bu şakaya çok güler olmuştuk.Pazartesi, Haziran 22
Protège-Moi
N. de şimdiye kadar onlarca defa ayrılıp barışan arkadaşlarımız M. ve R. hakkında, aslında bunları evlendirmek lazım, o zaman zırt pırt ayrılamazlar, daha itidalli davranırlar demişti. Yani görünüşe göre bir sürü insan bana salt zırva görünen safety net'lerin işlevselliğine inanıyor.
Peki ama ilişkinin selameti için dışsal faktörlere güvenmek, bel bağlamak ve üstüne üstlük bunun böyle olduğunun bal gibi farkında olmak her şeyin zaten çoktan bittiğini itiraf etmek değil mi?
Pazar, Haziran 21
Teneffüs?
Cumartesi, Haziran 20
Le temps passait, le temps filait
Zaman geçiyor, gerçekten de mutlu zamanlar da mutsuz zamanlar da elimizde olmaksızın geçiyor. Passé déjà!
et un jour, tu m’as embrassé.
le temps passait, le temps filait, et tout paraissait si facile, si simple, libre, si nouveau et si unique.
on allait au cinéma, on allait danser, faire des courses, on riais, tu pleurais, on nageait, on fumait. on se rasait. de temps à autre tu criais sans aucunes raisons ou avec raisons parfois, oui avec raisons parfois.
je t’accompagnais au conservatoire, je révisais mes examens, j’écoutais tes exercices de chants, tes espoirs, tes désirs, ta musique, tu écoutais la mienne.
nous étions proche, si proche, toujours plus proche.
nous allions au cinéma, nous allions nager, riions ensemble, tu criais avec une raison parfois et parfois sans.
le temps passait, le temps filait.
Bis
Salı, Haziran 16
Hayatta başka şeyler de var elbette
Şehirde olmayan ya da sık görüşmeyi beceremediğimiz bazı dostlar muhtemelen "hayatımı" sadece blogdan takip ediyor. Dün A. neler yapmakta olduğumu, nasıl olduğumu özetleyen uzunca mail'imi okuyunca sevinmiş, "blogunu okumak daha farklı bir izlenim veriyor, sanki sürekli onu ve yaşananları düşünüyormuşsun gibi" demiş. Daha önce de N. yazdıklarımı okuduğunda ben senin bu kadar duygusal bir tarafın olduğunu bilmezdim, şaşırdım demişti.
Ben de birkaç zamandır düşünüyorum, yazdıklarım bana dair, şu anki hayatıma dair ne kadar şey söylüyor diye. Evet, elbette hep düşündüğüm şeyleri yazıyorum ama bir yandan da bir keşif benimkisi. Hayatımın bu noktasından, belli bir perspektiften gördüğüm manzara. Ne kadarı gerçek, ne kadarı değil hiç bilmiyorum. (Zaten gerçek nedir?)
Yazdıklarımı okuyanlar benim birebir o kişi olduğumu zannedip çok kesin, fazla kesin bir karakter fikrine mi sahip oluyor diye merak ediyorum, belki endişeleniyorum. Çünkü bu benim içimi döktüğüm günlük değil, günah çıkarma odası değil. Daha genel manada ayrılık duygusunu anlama denemesi (üstelik sadece benimkine de değil). Anonimleşmeye çalışan bir şey. Hatta Z.'ye linki ilk yolladığımda okumuş ama yazarın ben olduğumu anlamamış!
Ama yabancılaşma efektini de abartmamak lazım. Sevdiği yazarlarla, şarkılarla, tekrarlayıp durduğu teraneleriyle bu benim işte. Hem de değilim. Yani bütünüyle değil. A fragment of me.
Zaten insana ve hayata dair her şey biraz öyle değil mi? A fragment. Ne kadar büyük ne kadar küçük bilinmez ama hayatımızın aktığı her saniyede hayata dair sadece çok küçük bir parçacık görebiliyoruz. Bu blogun bana dair söylediği de fazlası değil: un morceau.
Pazartesi, Haziran 15
Life as a Cocktail Party
Başka vesilelerle de yazdığım gibi ayrılık insanın oturmuş hayatını ayaklandırıyor. Eşyalar, fikirler, kararlar, planlar, bir açıdan hayatın kendisi havada uçuşup duruyor. Neticede yerleşik düzeni yıkmaktan bahsediyoruz, başka türlüsünün olmasını beklemek belki de safdillik olur. Bunun denge bozucu, yorucu bir tarafı var elbette. Bir anda kendi hayatında misafir olmak, her şeye dışarıdan bakmak, içine nüfuz edememek gibi.Cumartesi, Haziran 13
İradeyi askıya almak?
La Notte
Cuma, Haziran 12
Zayıflığın Tahakkümü
Çarşamba, Haziran 10
Masumiyet Kaybı
Salı, Haziran 9
Rules of Attraction
Pazartesi, Haziran 8
Gitme hissi
Cuma, Haziran 5
Bilinmeyenler
Galiba ayrılan iki insan birden evrim geçirip başka mahluklara dönüşmese de aralarında zamanla bilinmeyenler peyda olmaya başlıyor. Bunlar yeni arkadaşlar, yeni alışkanlıklar, farklı tatil planları gibi görünürde basit şeyler üzerinden zuhur etse de bilinmezlik hissi aradaki mesafeye dair bir şeyler söylüyor.
Hani o çocukken oynadığımız, kerameti kendinden menkul oyundaki gibi uzuuun zaman "tilki tilki saatin kaç" diyerek adım adım yaklaşmışız ve şimdi gittiğimiz adımları yavaş yavaş geri alıyoruz gibi...
Perşembe, Haziran 4
Cahil cesareti
Hayatımızda büyük çabalarla ve uzun zamanda oturttuğumuz bir dengeyi bozuyoruz ayrılarak, yenisini kurmanın zorluklarını da bilerek. Acaba niye daha kolay görüneni, statükoyu seçmiyoruz? L.N. tecrübe ettiğin ama seni bir noktada, bir an için bile olsa hayalkırıklığına uğratan bir şeye yeniden şans vermek çok zordur, öte yandan aslında nereye varacağını hiç kestiremediğin ama bir kenarda az da olsa umut beslediğin yeni bir şeye adım atmak daha kolay gelir dedi. Paradoksal ama doğru. Evet, her şey biraz cahil cesareti galiba...
Çarşamba, Haziran 3
Peki ya duman?
Birarada yaşayan iki kişinin yollarının ayrılması, kaçınılmaz olarak bir sürü gönüllü ya da gönülsüz tasfiyeyi beraberinde getiriyor. İşin bir boyutu paylaşım. Daha önce kitaplardan söz etmiştim, ama işte bir zamanlar ikimizin olan başka bir sürü şeyi -- eşyayı, çarşafı, tencereyi, fotoğrafı, çerçeveyi, zarfı, mazrufu -- İ.'nin tabiriyle misketlerimizi paylaşır gibi bir sen bir ben yaparak dağıtıyoruz.Ondan sonra ikinci aşamada insan yalnız kalıp etrafı kolaçan ederken diğer bazı şeylerden de sırf bir an gözüne battığı ya da akıl sağlığına ağır gelen hatırasını bertaraf etmek için kurtulmak istiyor. Ivır zıvırı hibe ettiğiniz insanlar sizi pek bir cömert sanıyor ama aslında bu biraz da bitkileri budamak gibi, bir kısmını kesiyorsunuz ki kökü güçlensin...
Fakat üçüncü aşamada öyle şeyler var ki paylaşmak da atmak da mümkün değil. Onlar durdukları yerde kalıyor. Herhalde çocuğu olan insanlar için bu en göz ardı edilemez residue oluyordur. Keza birlikte herhangi bir şey üretmiş iki kişi, o mecrada beraberliklerini hep koruyacak demektir. İlla elle tutulur bir şey olması da gerekmez, ilişki esnasında öğrendiğimiz ya da alıştığımız bazı şeyleri de bünyede barındırmaya devam ediyoruz. Domatesin kabuğunu soymak, durmadan imlâ kılavuzuna bakmak, kedi sevmek gibi.
Auster yüzde yüz haklı, külü serpsek izmariti atsak da dumanın bir ağırlığı var...
Salı, Haziran 2
Özgürlük? Yalnızlık?
Bir müddet bu hiç bilmediğim özgürlük sarhoşluğuyla geçti. Sonra yavaş yavaş özgür hayatın epey yalnız bir şey olduğu kafama dank etmeye başladı. En çok da karlı bir gün camdan bakarken. O göz kamaştırıcı beyazlık, çook hafif yağmaya devam eden kar, televizyondan kulağıma çalınan okullar tatil haberleriyle tekinsiz yerlere gidiverdim: çocukluk, kardeş, karda yuvarlanırken donumuza kadar ıslanıp annemi velveleye vermelerimiz, sobanın başında ısınmalar... Derhal o karlı günleri kendi evimde geçiremeyeceğime kani oldum.
Bilinemeyecek, tahmin edilemeyecek bir şey değil bu elbette ama özgürlük ve yalnızlığın bu kadar sırt sırta olması gözümü korkutmuştu o zaman. Kabullenmek ağır gelmişti. Özgür olmak hep geçer akçedir belki ama yalnızlık bir yere kadar (hayır ömür boyu değil!) diye düşünmüştüm, hala da düşünürüm.
Yine de bu güzel havalarda tek başıma yollarda yürürken, denize bakarak kitap okurken, akşamları oturup yazarken, yalnız ve özgürken iyi hissediyorum. Ama ara ara aynı korku basmıyor değil: kar yağarsa n'olucak?
Pazartesi, Haziran 1
Bahçemizi yeşertmek
Candide'in bütün dünyayı dolaştığı kitap gerçek anlamda bir serüvenler silsilesini anlatır. Durmadan insanın niçin yaratıldığını ve hayatın anlamını sorgulayan kahramanlar, ilginçtir cevabı Marmara kıyılarında yaşlı bir adamdan alırlar: "...[bahçemi] çocuklarımla birlikte eker biçerim; bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar." Candide biraz düşündükten sonra bu adamın şimdiye dek gördükleri en mutlu kişi olduğuna kanaat getirir ve kitap "bahçemizi yeşertmek gerek" sözleriyle biter - yani bir anlamda yerleşmek, kök salmak, üretmek şiarıyla.
Geçen E.'ye yazarken modern hayatın dayattığı sonsuz hareketliliğin, serüvenin ne kadar gıcık olabildiği geldi aklıma. Bin kere ev, okul, iş, arkadaş, şehir değiştiriyoruz. Alıştığımız, bağlandığımız her şeyden gün geliyor kopuyoruz, köklerimizi ta en derine salamıyoruz. Aslında bu açıdan hayatımızın bütününe yayılan, durup durup tekrarlayan leitmotif birebir ayrılık! (Sevgililerimizden ayrılmışız çok mu?) Doğduğu köyde yaşlanıp ölen tipler olsaydık daha mı mutlu olurduk acaba?
Voltaire'e rağmen bu da kocaman varoluşsal sorunlarımızdan biri işte: hem rutin arıyoruz hem macera, hem köylü olmak istiyoruz hem korsan, hem Candide'e özeniyoruz hem Don Kişot'a!
Pazar, Mayıs 31
Tu te rappelles?
Şudur, budur, şunu yapmayı da ne çok özledim gibi değil. Sadece bir şekilde, hissettirmeden silinmiş şeyler var(mış) ve yavaş yavaş insan onları yeniden hatırlıyor ve nasıl da sessizce hayatından çıkardığına şaşıyor.
Bu açıdan bakınca zaten bütün hayatımız bir şeyleri unutabilmekle ilgili gibi geliyor. İlerlemek için, yeniden başlamak için, yenilikle - ki insan hayatının kaçınılmazlarından biri bu - başa çıkabilmek için her an bir şeyleri erase etmesek de kilere kaldırmak icap ediyor. Sararırlar mı, paslanırlar mı, küflenirler mi bilinmez ama fark ediyorum ki bazılarının yeniden günışığına çıkmaya hiç itirazı yok!
Cumartesi, Mayıs 30
Dünyanın en güzel aşk/ayrılık mektubu
[Bu nefis pasajla Z.K. sayesinde tanıştım. Hayran kaldım. Hemen ertesi gün K.'ye okuyunca o da derhal şahane bu tespitinde bulundu. O zaman buyrun...]
"Bu aklımızı başımıza getirecek sevgilim. Kır eğlentimiz sona erdi; karanlık yolda engebeler var, arabadaki çocukların en ufağı ise hastalanmak üzere. En sıradan bir serserinin bile söyleyebileceği şeyi söyleyeceğim sana; cesur olmalısın. Hoş, sana destek ya da avuntu olsun diye ağzımdan çıkacak her şey biraz 'muhallebimsi' olacak ya, sen anlarsın ne demek istediğimi. Sen ne demek istediğimi hep anladın. Seninle yaşam güzeldi; hem güzel derken kumrular, zambaklar geliyor aklıma, kadifeler; o ortadaki yumuşacık pembe 'd', sonra dilinin o uzun, duraksamalı 'e'ye doğru kıvrılarak çıkıvermesi. Birlikte sürdürdüğümüz yaşamda ses uyumu vardı; artık paylaşamayacağımıza göre ölüp gidecek olan bütün o küçük şeyleri düşündükçe sanki biz de ölüp gitmişiz gibi geliyor. Kimbilir, belki de öyledir. Bilir misin, mutluluğumuz büyüdükçe köşeleri daha bir belirsizleşti, çerçevesi eridi sanki, derken bütün bütüne kaybolup gitti. Seni sevmekten vazgeçmiş değilim; ama içimde bir şeyler öldü, sisin içinde seni göremiyorum artık... Bütün bunlar şiir... Sana yalan söylüyorum. Ödü patlamış bir korkağım ben. Lafı ağzında geveleyen şairden daha büyük korkak olamaz. Neler olup bittiğini anlamışsındır, herhalde; şu allahın cezası 'öteki kadın' klişesi var ya. Onunla o kadar mutsuzum ki - inan bana doğru bu. Sanırım işin bu yönü konusunda söylenecek başka bir şey kalmadı.
"'Aşkta' temelden yanlış bir şeyler olduğu düşüncesinden bir türlü kurtulamıyorum. Dostlar kavga eder, birbirlerinden uzaklaşırlar, yakın akrabalar da öyle, ama 'aşka' yapışıp kalan bu yürek sızısı, bu duygu yükü, bu ölümcüllük yok mu... 'Dostlukta' bu lanetlenmiş surat yoktur hiç. Neden, nedir bu aşktaki şey? Seni sevmekten vazgeçmedim ama o hayal meyal, sevgili yüzünü öpmek artık elimden gelmediği için ayrılmamız gerek, ayrılmak zorundayız. Niye böyledir bu? Bu ısrarlı kendine özgülük nedendir? Kişinin binlerce dostu olabilir ama aşk yoldaşı sadece bir tanedir. Benim söylemek istediğimin haremlerle filan ilgisi yok; dans etmekten söz ediyorum, beden eğitiminden değil. Sanır mısın ki koca bir Türk dört yüz karısından her birini benim seni sevdiğim kadar sevsin? Bilir misin, ağzımdan 'iki' sözü çıktı mı sevmeye başlamışımdır artık, ardı kesilmez bunun. Bir tek gerçek sayı vardır; bir. Ve galiba bu benzersizliğin en güzel imgesi de aşktır.
"Elveda, bahtsız sevgilim. Seni hiçbir zaman unutmayacak, senin yerini hiç kimseye vermeyeceğim. Senin tertemiz aşkım olduğuna, bu öteki tutkumun da bir ten komedisinden başka bir şey olmadığına yeminler edip seni kandırmaya çalışmak anlamsız olur. Her şey 'tendir', her şey tertemizdir. Ne var ki bir tek şu gerçek; seninle mutlu oldum, şimdi ötekiyle sürünüyorum. Yaşam böyle sürüp gidecek. Bürodaki çocuklarla şakalaşıp midem ekşiyinceye kadar öğle yemeklerinin tadını çıkaracak, romanlar okuyacak, şiir yazacağım, bir gözüm hep tahvil fiyatlarında olacak - genel olarak her zaman davrandığım gibi davranmayı sürdüreceğim. Ama sensiz mutlu olacağım anlamına gelmiyor bu... En ufak şeyler bile bana seni hatırlatacak - yastıkları kabartıp kül karıştıracağı ile konuştuğun odalarda mobilyalara bakınca takındığın hoşnutsuz yüz, birlikte bulup çıkardığımız ufak tefek ayrıntılar - sen olmadan bunlar bana diğer yarısı sende olan bir deniz kabuğu ya da bir metaliğin yarısı gibi gelecek. Elveda. Git burdan, uzaklaş. Yazma bana. Charlie ile ya da piposunu dişlerinin arasına sıkıştırmış herhangi efendiden bir adamla evlen. Şimdi unut beni, ama sonra işin acı yönü unutulduğunda yeniden hatırla. Bu kabarıklık bir gözyaşı lekesi değil. Dolmakalemim bozuldu, bu leş gibi otel odasında bir tükenmezle yazıyorum. Sıcaklık korkunç. O eşek Mortimer'ın deyimiyle 'olumlu bir sonuca' vardırmam gereken işi de kıvıramadım. Sende bir iki tane kitabım kalmış galiba - neyse önemi yok. Lütfen, bana yazma. L."(s. 118-120.)
Cuma, Mayıs 29
Vertigo
Perşembe, Mayıs 28
Mutluluk
İki sene kadar önce çok üzüldüğüm, haftalarca durup durup umutsuzluğa kapıldığım bir dönem olmuştu. Her şey kapkaranlık gibiydi, sonsuz bir sıkıntı, bulantı hâkimdi. Sonra bir gün, belki bir ay sonra, kendimi çok sevdiğim bir yerde, şehrin belki de en güzel kahvesini söylemiş, keyifle sigarayı içime çeker ve defterime mutluluğuma dair şeyler yazarken buldum. Kendime gelmem çok sürmedi. Birden derin bir suçluluk duygusuyla sanki önceki hüznüme ve hayatı kaldıramaz ruh halime ihanet ettiğimi düşünüp ayakta kalmaya programlı insan varoluşundan tiksindim. Başka türlüsünün elimden gelmediğini çaresiz kabullenerek.Not the Same Dreams Anymore
...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore
We're using the same bathroom/ Where your personal things/ Are lying close to mine/ And I know that our clothes/ Are drying on the same line/ When friends come to call/ They read our names on the door/ If they could read our minds, they'd find...
...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dream(s)/ Anymore
(We're) talking about problems/ But we keep our feelings deep inside/ We never say a tender word/ We couldn't even if we tried/ It's hard to realize you're the girl/ I've been waiting for'/ Cause when we kiss goodnight I find...
...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore
Çarşamba, Mayıs 27
Mode d'emploi
İki üç gündür de bunu düşündüm: Keşke her insanın, her ilişkinin, her ayrılığın bir kullanım kılavuzu olsaydı! Kendimize uygun dilde olan versiyonu açar, okur, hatta kullanıcılara yardımcı olmak için konulmuş resimlere de dikkatlice bakarak ne yapmamız lazım geldiğini şıp diye buluverirdik. Bir sonraki adım hiç zor olmazdı!
Belki de sırf elimizde böyle değerli bir kaynak olmadığı için hem kendimizi hem başkalarını sürekli olarak üzüyoruz, ilişkilerimizi mahvediyoruz. Acaba ilk iş kendi kullanım kılavuzumu mu yazsam? :)
Salı, Mayıs 26
SeparationDesperation
heart strings
Our eyes meet, my beat unsteady,
But my heart is ready.
This separationdesperation
Yanks on my strings,
P U L L S A N D P U L L S
Until we are one again,
Fill this space within
(with sin)
Butterflies rise, meeting your eyes
The deepest blue, so true.
Your hand in mine,
Our love in time
(http://www.underclassauthors.com/poetry.htm)
İyi mi oldu, çok mu yakışıyorduk?
Böylesi ani bi tutum değişikliği karşısında insan garip bir şaşkınlık, belki samimiyetsizlik hissediyor: ikisi de doğru mu bunların, hangisini kast ediyor? Herhalde mesele aklından ilk geçeni saklayamamakla ne olursa olsun biraz destek olma çabasından kaynaklanıyor.
Aslında herkes haklı, biz bile bi an öyle bi an böyle düşünüp aylarca savrulmuşken, savruluyorken elalem ne yapsın?
Add/remove
Peki bunca adaptasyondan sonra ayrılınca?
Keşke ayrılmak için de "add/remove programs" komutu olsa: Önce şu şu dosyayı sisteminizden güvenli olarak kaldırın, sonra bilmem ne eklentisini de silin, bilgisayarı yeniden başlatın, ve tamam, bitti, ayrıldınız!
Ama düşünüyorum da uninstall yapılan programlar bile bilgisayarın sağına soluna bir iz bırakmış oluyor ve onları asla tamamen silmek mümkün olmuyor. Çok göze çarpmasa da derinlerde bir yerde kalakalıyor...
Pazartesi, Mayıs 25
Ayrılık kaçınılmaz mıydı?
Aslında insan hayatında kaçınılmaz şeylerden bahsetmek ne kadar zor. Ayrılık hiçbir zaman imkânsız değildir, ya da en bitti sanılan, en olmayacak görünen ilişkiler aniden yön değiştirebilir. Burada esas mesele eylemlerimizin doğurduğu sonuçlarla bizi harekete geçiren niyetlerimiz arasında çoğunukla ufak ya da büyük bir uçurum olması. Yani hem edimlerimizin sonuçlarının ne olacağını bilemiyoruz, hem de yaptıklarımız bizi sık sık yanlış adrese götürüyor. O zaman, belki de bize kaçınılmaz görünen şeyler pekâlâ tesadüfi olabilir; tesadüf sandıklarımızı da bizim adımlarımız hazırlamıştır. Olamaz mı?
Sahne aynı roller başka...
Aradaki ilişkinin boyutu kökten değişince yaşanan acayipliklerden biri de kendini çok benzer ortamlarda, çok tanıdık insanların ortasında bulmak. Artık o çok çok iyi özümsediğimiz karakterlerin bildik sahnelerini sergileyemediğimizden, sanki cep ağızları dikildiği için ellerini nereye koyacağını bilemeyen gergin insanlar gibiyiz. Prova yapmış olmayı bırakın, elimizde yeni oyunun bütünlüklü bir metni bile yok! Doğaçlama yeteneğimizin sınırlarını yoklama zamanı galiba...
Cumartesi, Mayıs 23
Arşiv?
Z. K. dedi ki - ki süper bir saptama - peki diyelim ki sen yazdıklarını hatırlamıyorsan, o da unutmuşsa, ve üstüne yazılı olan kağıt da kaybolmuşsa nereye gidiyor bütün bunlar? Gerçekten de bir yerlerde duruyor olmaları lazım...
İlişki sonrası bir şeyleri derlemeye, toplamaya, ortalıktan kaldırmaya çalışırken düşünüyorum sanki biten ilişkilerin de bir arşivi olmalı. Ne var ne yoksa hepsini bir araya getirmeli, tasnif etmeli, saklamalı.
Artık gitmesek de görmesek de o bizim ilişkimizdi sonuçta...
Perşembe, Mayıs 21
Blackout!
Hâlâ bilmiyorum, sınırlarımı görmezden gelip kantarın topuzunu mu kaçırdım, yoksa süreç boyunca bir sürü şeyi unutmaya muhtaç bir tarafım vardı da ne var ne yok şuursuzca delete'e mi bastım? İnsanın kendi hakkında, belki insanlık hakkında yaptığı büyük keşiflerden biri olsa gerek bu: Evet, unutmak gerçekten mümkün! Süreçte etken olmak, unutulacak şeyi seçmek, geride kalacak karmaşayı toparlamak nasıl mümkün olur bilinmez ama hafızayla imtihan bir ihtimal olarak karşımızda işte.
Yine de blackout durumu beni dehşete düşürüyor, bir müddet itidalle içmeli...
Boire avec modération? Mais putain c'est qui ce modération! :)
Çarşamba, Mayıs 20
Teselli Metaforları: "Korkma çocuğum, kökü sende nasılsa!"
Çocukluk kabuslarımdan biri berbere gitmekti. Aylarca nedense pek aheste uzayan saçlarım vicdansız berberin kadir bilmez ellerinin insafına kalır, oturduğum sandalyenin tepesinden aşağı tutam tutam saçlar dökülürken ben dolu gözlerle aynada kendime bakardım. Annem beni teselli etmek için her seferinde üzülme güzelim, kökü sende yine uzayacak gibi sözler sarf ederdi. Pek işe yaramazdı. Haklıydı tabii, saç uzardı ama dönüp dolaşıp berbere gelmeliysem ve makas diye bir alet hep varsa köklere güvenemez ki insan?Gariptir, ayrılıktan sonra birden saçlarımı kısacık kestirmek istedim. Sevgiliyle birlikte saçlar da gitsin, ikisi de yavaş yavaş uzarlar diye mi düşündüm acaba? :) Sonra her zamanki gibi korktum, öfkeyle kalkan zararla oturur, bu kadar derdin arasında bir de saçlarıma üzülmeyeyim dedim.
Zamanında annecim kandıramamıştı ama şimdi düşünüyorum da fena bir teselli lafı değil, zamanla her şey büyüyor, her şey küçülüyor...
Salı, Mayıs 19
Fado
Fado'nun tam çevirisi yoksa da kader gibi bir anlamı varmış ve bu şarkılar genellikle ayrı düşülen birine duyulan hiç bitmeyecek can yakıcı özlemi anlatırmış. Nostalji, hasret, kayıp, hepsi bir arada. Bir teoriye göre bunlar, denize açılan sevgililerinin yolunu gözleyen ve bir müddet sonra umudunu kesen kadınların gidip de dönmeyenler için yaktığı ağıtlarmış.
Ayrılık deyince fado'dan daha juste bir tını olabilir mi?
Kal demek
T.N.'ye söylediğimde çok anlam veremedi söylediklerime, "peki sana ait olan hiçbir şeyi claim etmez misin sen?" dedi. Zor soruydu. Gerçekten istediğim bir şeyse neden mücadelesini vermek gerekmesin? Birden kendimi fazla edilgen buldum ve mesele kafama takıldı kaldı.
Anlatınca N.G.'nin tepkisi tam tersi oldu: "Bunun hayatının kontrolünü eline alamamakla hiç ilgisi yok, biri artık seninle olmak istemiyorum diyorsa, senin zaten ---tiri çekmen gerekir!"
Bunu duymak kendi benlik kurgum adına biraz rahatlatıcı oldu belki ama soru aynı yerde duruyor: gitme kaaal! diyebilmek niye imkansız görünüyor? Acaba fazla mı özgür irade delisiyim? "Kendi istediği için değil ben yalvardım diye kaldı" gibi bir şüpheyi savuşturmak mı istiyorum?
Pazartesi, Mayıs 18
Yalpalamak
Onlar için çok hoş bir karşılama olmamış şüphesiz ama benim gözümün önüne sevgilisinden ayrılmış ve neticede hep sarhoş gibi, mütemadiyen savrulan, ben dahil bir sürü arkadaş geldi. Yürümeye devam ediyorlar, gidecek yerleri de var muhakkak ama adımlar karışmış, görüş mesafesi kısalmış, dengede durmak zorlaşmış.
İki ihtimal var herhalde. İnsan bir an tökezleyip, yüzüstü kapaklanabilir. Ya da belki kendini güç bela da olsa eve atıp sağlam bir uyku çeker, sabahına toparlamış olur. Ya da acaba düşsek de kalkar mıyız?
Pazar, Mayıs 17
No need to argue
There's no need to argue anymore
I gave all I could
But it left me so sore
And the thing that makes me mad
Is the one thing that I had
I knew, I knew, I'd lose you
You'll always be special to me
And I remember all the
Things we once shared
Watching tv movies on
The living room armchair
But they say it will work out fine
Was it all a waste of time
Cause I knew, I knew, I'd lose you
You'll always be special to me
Will I forget in time
You said I was on your mind
There's no need to argue
No need to argue anymore
There's no need to argue anymore