Cumartesi, Haziran 13

İradeyi askıya almak?

Bir zamandır dilime dolanan bir edilgenlik lafıdır gidiyor. Hayat karmaşıklaştığı için mi bilmiyorum sanki kriz anlarında bir şekilde fail olmayı reddetmek, akışına bırakmak, olan bitene eyvallah demek daha kolay geliyor. Kontrolü kaybetmenin hafifliği belki...
Akıllı uslu, işinde gücünde, uçlarda pek dolaşmamış, hatta bazen düz biri olduğumu düşündüğüm için irade kaybı anlamına gelen böyle bir durum insanı afallatıyor. İronik ama acaba bu da bir çeşit özgürlük olabilir mi? Ooof sen geç direksiyona demenin özgürlüğü, karar merci olmamanın kolaylığı.
Acayip, zamanında N. hiçbir karar almam gerekmeseydi çok daha mutlu olurdum demişti de saatlerce onunla tartışmıştım sen diktatörlük peşinde misin diye. Şimdi birden hem her şey olur gibi geliyor hem de hiçbir şey olmaz gibi. Garip bir vazgeçiş sarkacı.
E, o zaman beraber dinleyelim: "Confusion in her eyes that says it all..."

La Notte

Birkaç zaman önce sevgiliye vaktiyle yazılanların unutulmasından ve bunca zaman sonra okunduğunda yarattığı şaşkınlıktan bahsettiğimde K. hararetle La Notte'yi izlemelisin demişti, inanılmaz bir final sahnesi var. O söylerse izlememek mümkün mü?
Film "aşkları bitmiş" bir çiftin ayrılma noktasına geldikleri son gün ve geceyi anlatıyor. Bütün o gerginliği, buhranı, ipleri geren sessizliği, her an birinin ağzından tatsız bir şey çıkacağı beklentisini anlatışı muhteşem.
Upuzun ve çeşitli yolculukları içeren yirmi dört saatten sonra kadın adama, artık onu sevemediğini ve bunun içini parçaladığını, adeta ölmek istediğini itiraf ediyor. Adam kabullenmek istemiyor, eğer bu seni bu kadar üzüyorsa beni hâlâ seviyorsundur inancıyla. Kadın söz konusu olanın tamamen acıma duygusundan kaynaklandığını ve aslında adamın da onu artık sevmediğini söylüyor. Adam itiraz edeken, kadın kendine hitaben yazılmış aşk dolu bir mektubu okuyor. Adam bir parça kıskançlıkla dinleyip bitince kim yazmış bunu diye soruyor. 'Sen' diyor kadın, yazdıklarına ve hissettiklerine yabancılaştığın kadar sevmiyorsun beni...
Olağanüstü! Bir dünya şeyin yanısıra nokta atışı tavsiyeden dolayı da K.'ye minnet...

Cuma, Haziran 12

Zayıflığın Tahakkümü

Bu tabii ki en sevdiğim yazardan alınma bir fikir ama tekrarlamakta beis görmüyorum, gereken referans gereken yerde verildi zaten. Her ne kadar kırılgan ve hassas görünseler de bazen zayıf dediğimiz insanların da anlaşılmaz, garip bir iktidarı oluyor -- hem de tam da güçlü denilenlerin karşısında. Bir açıdan zaafiyet ölçüsünde tedbirli, ölçülü, endşeli oluyoruz. Neticede aslında zayıfın karşısında eziliyoruz.
Ayrılıktan beri bir sürü insana aman ya benim derdim bana yeter, bana dokunma zaten mızmızımlığım üzerimde, ya da pansuman kapasitem ancak kendime yetiyor derken birden kendimi bu söylemin içinde buldum galiba. Üzülmüş, ezilmiş, düşmüş hissederken garip de bir nobranlık geliyor belki de insanın üzerine. Zaten sıfırın altındayım kimseleri alttan alamam gibi. Ne olacaksa olsun demek gibi. Ööööfff' diye kesip atmak gibi. Kötü bi şey gibi?...

Çarşamba, Haziran 10

Masumiyet Kaybı

Ortaokul lise zamanlarında meşhur klasikleri okurken hep o neredeyse uhrevi aşklara şaşardım. Zaten herkes de böylesi ancak romanlarda olur der dururdu. Zamanın ruhu belli ki aşkın anlamını, algısını, duygusunu değiştiriyor. Ama dönüşüm sadece yüzyıllarla, çağlarla, dünyalarla ilgili değil. Kendi kişisel tarihimizde de böyle kırılmalar var belki de.
Bir zamandır Avrupa'da yaşayan T.N. insanların sevme biçimlerinden yakınmış ve kendi gerçekliğine yabancılığı oranında mutsuz olduğunu anlatmıştı. Yine de kaçınılmaz olarak kendi de değişmiş, zamanında E.'yi sevdiği gibi kimseleri sevemez olmuştu. R. de yıllar önce lisede yaşadığı aşkın ve aşk acısının yegâneliğinden söz etmişti. Tüm hikaye canını hâlâ biraz acıtsa da en azından ben bunu bir kez de olsa yaşadım iyimserliğiyle.
Acaba her ayrılıktan, her yıldan, her yaştan sonra kaybettiğimiz biraz da aşka dair masumiyetimiz mi? Çocuk yaşta birbirini sevmiş ve sevmeye devam edenlere kıyasla tahammülümüz çok daha az, derimiz çok daha kalın olabilir mi? Yoksa hâlâ birileri aşk mektubu yazıyor mu?...

Salı, Haziran 9

Rules of Attraction

N.R.'nin eski sevgililere dair çok matrak ve akıl çelici bir teorisi var: Eski sevgilinle yıllar sonra bile bir araya gelirsen merhaba demek için resmice elini sıkamazsın. Hatırı sayılır bir süre sarıldığın, öpüştüğün kişiye böyle bir mesafeden bakmak, yaklaşmak mümkün değildir. Dolayısıyla eski sevgiliyle öpüşmek mübahtır ! (Yoksa gerekir mi demeli :)
Elbette akla yatkın bir tarafı var bu fikrin. Gerçekten de ortada nefretler, krizler yoksa tabii ki yaredir sinede eski sevgili ! Ama yıllar geçtikçe, gerimizde bıraktığımız hayat dilimi göz önünde tutulunca teklifin absürdlüğü daha belirgin oluyor. Nitekim geçen gece söz konusu tezi kamusallaştırdığımızda, peki tüm bu eski sevgilileri düğününe davet edersen ne olacak gibi hin bir soru geldi. :)
Düğün sezonunun açıldığı bugünlerde evlenmeyi düşünenlere duyurulur: eski sevgililerinizi davetli listesinden derhal çıkarın ! (Dört Nikah Bir Cenaze'yi de mi izlemediniz? :)

Pazartesi, Haziran 8

Gitme hissi

Cumartesi'den beri müteaddid kereler kardeşin şahane filmini izledim. İnsanın içine bir kere düştü mü hiç çıkmayan bir şehri terk etme kıpırtısıyla ilgili film. Kendini yollara vurmayı enikonu seven ama bir müddet sonra da muhakkak eve, şehre, hayatlarına geri dönen gezginlere dair.
Bu açıdan bakınca gitmek ve avdet hep yanyana. Zira, hep yolda olmak, yolu hayat saymak herkesin harcı değil. Sabina gibi hayatını tüm fikirlere, insanlara, şehirlere, aşklara ihanet etmek, yani bunların tümünü terk etmek üzerine kuran olmak zor...
Hem ayrılmayı zorlaştıran hem de hasarın boyutunu anlamayı engelleyen de biraz bu döngü galiba. Ayrılık zor çünkü kimse dönüşü olmayan bir yolculuğa çıkmayı kolay kolay göze alamıyor; ayrılanlar da birini ötekinden namütenahi uzaklaştıran yolun bitmeyeceğini kabul edemiyorlar. Ama filmde N.K.'nin dediği gibi hiçbir yere dönmeksizin yolda olmanın kendisi de bir hayat sonuçta!

Cuma, Haziran 5

Bilinmeyenler

Biriyle birlikte olmak, arkadaş ya da sevgili, zaman içinde o kişi hakkında bir sürü şey öğrenmek demek oluyor. Evi, ailesi, son izlediği film, şu an okuduğu kitap... Mutlak bir bilme hali olmasa da bu zamanla karşınızdaki kişinin sevdiklerini, sevmediklerini, tepkilerini az çok ölçebiliyorsunuz. Zaten bu iyi tanıma hissi de insana genel bir huzur veriyor -- öngöremediğimiz tepkilerin her zaman büyük bir gerginlik uyandırması gibi.
Galiba ayrılan iki insan birden evrim geçirip başka mahluklara dönüşmese de aralarında zamanla bilinmeyenler peyda olmaya başlıyor. Bunlar yeni arkadaşlar, yeni alışkanlıklar, farklı tatil planları gibi görünürde basit şeyler üzerinden zuhur etse de bilinmezlik hissi aradaki mesafeye dair bir şeyler söylüyor.
Hani o çocukken oynadığımız, kerameti kendinden menkul oyundaki gibi uzuuun zaman "tilki tilki saatin kaç" diyerek adım adım yaklaşmışız ve şimdi gittiğimiz adımları yavaş yavaş geri alıyoruz gibi...

Perşembe, Haziran 4

Cahil cesareti

Bu hafta büyük ölçüde yeni yeni oluşan bir rutin içinde yaşadım. Kahvaltı, çalışma, yürüyüş ritüelleri az çok yerine oturdu. Dün yine yürürken bu mutat adımların, her gün geçtiğim sokaklardan bir daha geçmenin ne kadar huzur verici olduğunu düşündüm. Sonra da tereddüde düştüm: eğer rutin insanı bu kadar rahatlatıyorsa önceki aylarda çok çok yazdığım gibi neden durup durup her şeyi alt üst etmek istiyoruz? Ve eğer alışkanlıklar güzelse neden eskiye dönmek bu kadar zor geliyor?
Hayatımızda büyük çabalarla ve uzun zamanda oturttuğumuz bir dengeyi bozuyoruz ayrılarak, yenisini kurmanın zorluklarını da bilerek. Acaba niye daha kolay görüneni, statükoyu seçmiyoruz? L.N. tecrübe ettiğin ama seni bir noktada, bir an için bile olsa hayalkırıklığına uğratan bir şeye yeniden şans vermek çok zordur, öte yandan aslında nereye varacağını hiç kestiremediğin ama bir kenarda az da olsa umut beslediğin yeni bir şeye adım atmak daha kolay gelir dedi. Paradoksal ama doğru. Evet, her şey biraz cahil cesareti galiba...

Çarşamba, Haziran 3

Peki ya duman?

Birarada yaşayan iki kişinin yollarının ayrılması, kaçınılmaz olarak bir sürü gönüllü ya da gönülsüz tasfiyeyi beraberinde getiriyor. İşin bir boyutu paylaşım. Daha önce kitaplardan söz etmiştim, ama işte bir zamanlar ikimizin olan başka bir sürü şeyi -- eşyayı, çarşafı, tencereyi, fotoğrafı, çerçeveyi, zarfı, mazrufu -- İ.'nin tabiriyle misketlerimizi paylaşır gibi bir sen bir ben yaparak dağıtıyoruz.
Ondan sonra ikinci aşamada insan yalnız kalıp etrafı kolaçan ederken diğer bazı şeylerden de sırf bir an gözüne battığı ya da akıl sağlığına ağır gelen hatırasını bertaraf etmek için kurtulmak istiyor. Ivır zıvırı hibe ettiğiniz insanlar sizi pek bir cömert sanıyor ama aslında bu biraz da bitkileri budamak gibi, bir kısmını kesiyorsunuz ki kökü güçlensin...
Fakat üçüncü aşamada öyle şeyler var ki paylaşmak da atmak da mümkün değil. Onlar durdukları yerde kalıyor. Herhalde çocuğu olan insanlar için bu en göz ardı edilemez residue oluyordur. Keza birlikte herhangi bir şey üretmiş iki kişi, o mecrada beraberliklerini hep koruyacak demektir. İlla elle tutulur bir şey olması da gerekmez, ilişki esnasında öğrendiğimiz ya da alıştığımız bazı şeyleri de bünyede barındırmaya devam ediyoruz. Domatesin kabuğunu soymak, durmadan imlâ kılavuzuna bakmak, kedi sevmek gibi.
Auster yüzde yüz haklı, külü serpsek izmariti atsak da dumanın bir ağırlığı var...

Salı, Haziran 2

Özgürlük? Yalnızlık?

Kendi evimdeki ilk günü hiç unutmuyorum. Ekim başında bir Pazar günü pek de gönüllü olmayan aile, ne düşüneceğini bilemeyen sevgili, belki birkaç eş dost yardımıyla taşınmıştım işte. Hem de sevgili Mümtaz'ın mahallesine. Öğleden sonra eşyalar yerleşip herkes hadi hayırlısı deyip gittiğinde salon işlevi gören avuiçiçi kadar odada hiçbir şey yapmadan mutlu mesut oturmuş, birkaç saat sonra havayı hala aydınlık görünce ağzım kulaklarımda yürüyüşe çıkmış, dönünce de mercimek çorbası yapıp içmiştim.
Bir müddet bu hiç bilmediğim özgürlük sarhoşluğuyla geçti. Sonra yavaş yavaş özgür hayatın epey yalnız bir şey olduğu kafama dank etmeye başladı. En çok da karlı bir gün camdan bakarken. O göz kamaştırıcı beyazlık, çook hafif yağmaya devam eden kar, televizyondan kulağıma çalınan okullar tatil haberleriyle tekinsiz yerlere gidiverdim: çocukluk, kardeş, karda yuvarlanırken donumuza kadar ıslanıp annemi velveleye vermelerimiz, sobanın başında ısınmalar... Derhal o karlı günleri kendi evimde geçiremeyeceğime kani oldum.
Bilinemeyecek, tahmin edilemeyecek bir şey değil bu elbette ama özgürlük ve yalnızlığın bu kadar sırt sırta olması gözümü korkutmuştu o zaman. Kabullenmek ağır gelmişti. Özgür olmak hep geçer akçedir belki ama yalnızlık bir yere kadar (hayır ömür boyu değil!) diye düşünmüştüm, hala da düşünürüm.
Yine de bu güzel havalarda tek başıma yollarda yürürken, denize bakarak kitap okurken, akşamları oturup yazarken, yalnız ve özgürken iyi hissediyorum. Ama ara ara aynı korku basmıyor değil: kar yağarsa n'olucak?

Pazartesi, Haziran 1

Bahçemizi yeşertmek

Candide'i okuduğumda sene 95 falandı herhalde. O yaşta anlamaya ne kadar müsaittim bilmiyorum ama ilk okuyuşta büyülenmiş, ardından aynı yaz içinde 4-5 kez okumuştum.
Candide'in bütün dünyayı dolaştığı kitap gerçek anlamda bir serüvenler silsilesini anlatır. Durmadan insanın niçin yaratıldığını ve hayatın anlamını sorgulayan kahramanlar, ilginçtir cevabı Marmara kıyılarında yaşlı bir adamdan alırlar: "...[bahçemi] çocuklarımla birlikte eker biçerim; bu iş, üç büyük kötülük olan can sıkıntısını, ahlaksızlığı ve yoksulluğu bizden uzak tutar." Candide biraz düşündükten sonra bu adamın şimdiye dek gördükleri en mutlu kişi olduğuna kanaat getirir ve kitap "bahçemizi yeşertmek gerek" sözleriyle biter - yani bir anlamda yerleşmek, kök salmak, üretmek şiarıyla.
Geçen E.'ye yazarken modern hayatın dayattığı sonsuz hareketliliğin, serüvenin ne kadar gıcık olabildiği geldi aklıma. Bin kere ev, okul, iş, arkadaş, şehir değiştiriyoruz. Alıştığımız, bağlandığımız her şeyden gün geliyor kopuyoruz, köklerimizi ta en derine salamıyoruz. Aslında bu açıdan hayatımızın bütününe yayılan, durup durup tekrarlayan leitmotif birebir ayrılık! (Sevgililerimizden ayrılmışız çok mu?) Doğduğu köyde yaşlanıp ölen tipler olsaydık daha mı mutlu olurduk acaba?
Voltaire'e rağmen bu da kocaman varoluşsal sorunlarımızdan biri işte: hem rutin arıyoruz hem macera, hem köylü olmak istiyoruz hem korsan, hem Candide'e özeniyoruz hem Don Kişot'a!

Pazar, Mayıs 31

Tu te rappelles?

Ayrılık açısından unutmaya, unutabilmeye dair çok şeyler yazdım. Ama aslında tam tersinden düşününce ilişkinin kendisi de bir sürü unutuşu içeriyor. Başka bir yerde, başka bir evde, başka bir hayatı yaşarken, yalnız ya da bir başkasıyla, muhakkak bazı alışkanlıklarım vardı (her zaman vardır, herkesin vardır) ve mümkündür ki bazı şeyleri geride bırakarak, yapmayarak, unutarak yeni bir ilişkiye başladım.
Şudur, budur, şunu yapmayı da ne çok özledim gibi değil. Sadece bir şekilde, hissettirmeden silinmiş şeyler var(mış) ve yavaş yavaş insan onları yeniden hatırlıyor ve nasıl da sessizce hayatından çıkardığına şaşıyor.
Bu açıdan bakınca zaten bütün hayatımız bir şeyleri unutabilmekle ilgili gibi geliyor. İlerlemek için, yeniden başlamak için, yenilikle - ki insan hayatının kaçınılmazlarından biri bu - başa çıkabilmek için her an bir şeyleri erase etmesek de kilere kaldırmak icap ediyor. Sararırlar mı, paslanırlar mı, küflenirler mi bilinmez ama fark ediyorum ki bazılarının yeniden günışığına çıkmaya hiç itirazı yok!

Cumartesi, Mayıs 30

Dünyanın en güzel aşk/ayrılık mektubu


[Bu nefis pasajla Z.K. sayesinde tanıştım. Hayran kaldım. Hemen ertesi gün K.'ye okuyunca o da derhal şahane bu tespitinde bulundu. O zaman buyrun...]

"Bu aklımızı başımıza getirecek sevgilim. Kır eğlentimiz sona erdi; karanlık yolda engebeler var, arabadaki çocukların en ufağı ise hastalanmak üzere. En sıradan bir serserinin bile söyleyebileceği şeyi söyleyeceğim sana; cesur olmalısın. Hoş, sana destek ya da avuntu olsun diye ağzımdan çıkacak her şey biraz 'muhallebimsi' olacak ya, sen anlarsın ne demek istediğimi. Sen ne demek istediğimi hep anladın. Seninle yaşam güzeldi; hem güzel derken kumrular, zambaklar geliyor aklıma, kadifeler; o ortadaki yumuşacık pembe 'd', sonra dilinin o uzun, duraksamalı 'e'ye doğru kıvrılarak çıkıvermesi. Birlikte sürdürdüğümüz yaşamda ses uyumu vardı; artık paylaşamayacağımıza göre ölüp gidecek olan bütün o küçük şeyleri düşündükçe sanki biz de ölüp gitmişiz gibi geliyor. Kimbilir, belki de öyledir. Bilir misin, mutluluğumuz büyüdükçe köşeleri daha bir belirsizleşti, çerçevesi eridi sanki, derken bütün bütüne kaybolup gitti. Seni sevmekten vazgeçmiş değilim; ama içimde bir şeyler öldü, sisin içinde seni göremiyorum artık... Bütün bunlar şiir... Sana yalan söylüyorum. Ödü patlamış bir korkağım ben. Lafı ağzında geveleyen şairden daha büyük korkak olamaz. Neler olup bittiğini anlamışsındır, herhalde; şu allahın cezası 'öteki kadın' klişesi var ya. Onunla o kadar mutsuzum ki - inan bana doğru bu. Sanırım işin bu yönü konusunda söylenecek başka bir şey kalmadı.
"'Aşkta' temelden yanlış bir şeyler olduğu düşüncesinden bir türlü kurtulamıyorum. Dostlar kavga eder, birbirlerinden uzaklaşırlar, yakın akrabalar da öyle, ama 'aşka' yapışıp kalan bu yürek sızısı, bu duygu yükü, bu ölümcüllük yok mu... 'Dostlukta' bu lanetlenmiş surat yoktur hiç. Neden, nedir bu aşktaki şey? Seni sevmekten vazgeçmedim ama o hayal meyal, sevgili yüzünü öpmek artık elimden gelmediği için ayrılmamız gerek, ayrılmak zorundayız. Niye böyledir bu? Bu ısrarlı kendine özgülük nedendir? Kişinin binlerce dostu olabilir ama aşk yoldaşı sadece bir tanedir. Benim söylemek istediğimin haremlerle filan ilgisi yok; dans etmekten söz ediyorum, beden eğitiminden değil. Sanır mısın ki koca bir Türk dört yüz karısından her birini benim seni sevdiğim kadar sevsin? Bilir misin, ağzımdan 'iki' sözü çıktı mı sevmeye başlamışımdır artık, ardı kesilmez bunun. Bir tek gerçek sayı vardır; bir. Ve galiba bu benzersizliğin en güzel imgesi de aşktır.
"Elveda, bahtsız sevgilim. Seni hiçbir zaman unutmayacak, senin yerini hiç kimseye vermeyeceğim. Senin tertemiz aşkım olduğuna, bu öteki tutkumun da bir ten komedisinden başka bir şey olmadığına yeminler edip seni kandırmaya çalışmak anlamsız olur. Her şey 'tendir', her şey tertemizdir. Ne var ki bir tek şu gerçek; seninle mutlu oldum, şimdi ötekiyle sürünüyorum. Yaşam böyle sürüp gidecek. Bürodaki çocuklarla şakalaşıp midem ekşiyinceye kadar öğle yemeklerinin tadını çıkaracak, romanlar okuyacak, şiir yazacağım, bir gözüm hep tahvil fiyatlarında olacak - genel olarak her zaman davrandığım gibi davranmayı sürdüreceğim. Ama sensiz mutlu olacağım anlamına gelmiyor bu... En ufak şeyler bile bana seni hatırlatacak - yastıkları kabartıp kül karıştıracağı ile konuştuğun odalarda mobilyalara bakınca takındığın hoşnutsuz yüz, birlikte bulup çıkardığımız ufak tefek ayrıntılar - sen olmadan bunlar bana diğer yarısı sende olan bir deniz kabuğu ya da bir metaliğin yarısı gibi gelecek. Elveda. Git burdan, uzaklaş. Yazma bana. Charlie ile ya da piposunu dişlerinin arasına sıkıştırmış herhangi efendiden bir adamla evlen. Şimdi unut beni, ama sonra işin acı yönü unutulduğunda yeniden hatırla. Bu kabarıklık bir gözyaşı lekesi değil. Dolmakalemim bozuldu, bu leş gibi otel odasında bir tükenmezle yazıyorum. Sıcaklık korkunç. O eşek Mortimer'ın deyimiyle 'olumlu bir sonuca' vardırmam gereken işi de kıvıramadım. Sende bir iki tane kitabım kalmış galiba - neyse önemi yok. Lütfen, bana yazma. L."(s. 118-120.)

Cuma, Mayıs 29

Vertigo

Üniversiteden geç saatte çıktığımda boğaza inerken birbirini izleyen dik yokuşlar hem nemli hem de kocaman çınar yapraklarıyla kaplı olduğu için yürümek zor gelirdi. Bir yandan insanı önüne katmak isteyen eğime yenik düşmemek için durmadan fren yapmak, bir yandan da ıslak yapraklara basıp kaymamak için yere sağlam basmak gerekirdi. Böyle akşamlardan birinde, bu ayakta kalmaya çalışma çabasından inanılmaz sıkıldığımı, düşmekten korkacağıma bir an önce düşsem de kurtulsam diye düşündüğümü hatırlıyorum. İşin ilginci bir noktadan sonra korku diye bir şey kalmamış, tam tersine düşme arzusuyla mücadele etmek gerekmişti.
Hayat çoğumuzun kapıp koyvermesine müsaade etmiyor herhalde ama her an biraz da olsa bu yerçekimine yenik düşme isteğini duymuyor muyuz? Özellikle de enikonu zayıf, korunmasız hissettiğimizde kendimizi boşluğa bırakma arzusuyla sarhoş olmaz mıyız? En iyisi bir bilene sormak: "Le vertige, c’est autre chose que la peur de tomber. C’est la voix du vide au-dessous de nous qui nous attire et nous envoûte, le désir de chute dont nous nous défendons ensuite avec effroi." (L’insoutenable légèreté de l’être, p. 79.)
Bu son derece varoluşsal durumdan kaçabilmek için her merdiven kenarına trabzan, her balkona parmaklık, her falezin önüne set koyuyoruz. İlişki de hayat ve uçurum arasındaki bu paravanlardan biri bazen, uçsuz bucaksız abyss'i ortadan kaldırmıyorsa da gözden ırak tutuyor...

Perşembe, Mayıs 28

Mutluluk

İki sene kadar önce çok üzüldüğüm, haftalarca durup durup umutsuzluğa kapıldığım bir dönem olmuştu. Her şey kapkaranlık gibiydi, sonsuz bir sıkıntı, bulantı hâkimdi. Sonra bir gün, belki bir ay sonra, kendimi çok sevdiğim bir yerde, şehrin belki de en güzel kahvesini söylemiş, keyifle sigarayı içime çeker ve defterime mutluluğuma dair şeyler yazarken buldum. Kendime gelmem çok sürmedi. Birden derin bir suçluluk duygusuyla sanki önceki hüznüme ve hayatı kaldıramaz ruh halime ihanet ettiğimi düşünüp ayakta kalmaya programlı insan varoluşundan tiksindim. Başka türlüsünün elimden gelmediğini çaresiz kabullenerek.
Şu sıralar da ayrılık sonrası sıkıntılar arasıra görünmez olabildiğinde, kendimi mutlu addettiğimde çift taraflı bir bıçak içimi acıtıyor. Hem bu kadar kolay olmamalı, gözyaşlarını bitti mi sandın diye aynada karşılaştığım gülen surata kızıyorum, otur yasını tutmaya devam et diye. Hem de bir korku duyuyorum, acaba mutlu olmak benim için o kadar büyük bir ihtiyaç da o yüzden kendime muhayyel saadetler mi kuruyorum? Neden depresyon katı gerçek gibi geliyor da mutluluk en çok uçucu, kısa ömürlü kelebekleri hatırlatıyor?





Not the Same Dreams Anymore


[Tesadüfen radyoda karşılaştığım bu şarkı inanılmaz bir birlikte yaşamak aşkı öldürüyor özeti. Dili biraz gaddarca ama dokunduğu noktalar da insanı düşündürmüyor değil. Zaten neredeyse hiçbir zaman karısıyla aynı evde yaşamayan Çehov da gözden ırak olmayı yüceltmemiş miydi? : "...she must live in Moscow while I live in the country, and I will come and see her… a wife who, like the moon, won't appear in my sky every day."]
Our honeymoon is over/ And the best days of our love/ Are dead and gone/ Instead of growing closer/ This time goes on and on/ We're getting miles apart/Though you're beside me as before/And when we kiss goodnight I find...

...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore

We're using the same bathroom/ Where your personal things/ Are lying close to mine/ And I know that our clothes/ Are drying on the same line/ When friends come to call/ They read our names on the door/ If they could read our minds, they'd find...

...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dream(s)/ Anymore

(We're) talking about problems/ But we keep our feelings deep inside/ We never say a tender word/ We couldn't even if we tried/ It's hard to realize you're the girl/ I've been waiting for'/ Cause when we kiss goodnight I find...
...That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore/ That since we're sharing the same bed/ We're not sharing the same dreams/ Anymore

Çarşamba, Mayıs 27

Mode d'emploi

Aylardır uğultulu ayrılık ormanlarından çıkmaya çabaladığım, durmadan kaybolup, durmadan yol aradığım için olsa gerek ayrılma sürecini basitleştireceğini vaat eden çeşit çeşit teknik/teknolojik metafor kulağıma acayip güzel geliyor. O yüzden bıkmadan usanmadan bunlara tosluyorum.
İki üç gündür de bunu düşündüm: Keşke her insanın, her ilişkinin, her ayrılığın bir kullanım kılavuzu olsaydı! Kendimize uygun dilde olan versiyonu açar, okur, hatta kullanıcılara yardımcı olmak için konulmuş resimlere de dikkatlice bakarak ne yapmamız lazım geldiğini şıp diye buluverirdik. Bir sonraki adım hiç zor olmazdı!
Belki de sırf elimizde böyle değerli bir kaynak olmadığı için hem kendimizi hem başkalarını sürekli olarak üzüyoruz, ilişkilerimizi mahvediyoruz. Acaba ilk iş kendi kullanım kılavuzumu mu yazsam? :)

Salı, Mayıs 26

SeparationDesperation

[Tesadüfen bir şiir buldum internette, gerçi yazarı haiku demiş. İçinde bitişik şekilde "separationdesperation" geçiyor. Dedim yakışır bu blog'a :) ]

heart strings

Our eyes meet, my beat unsteady,

But my heart is ready.

This separationdesperation

Yanks on my strings,

P U L L S A N D P U L L S

Until we are one again,

Fill this space within

(with sin)

Butterflies rise, meeting your eyes

The deepest blue, so true.

Your hand in mine,

Our love in time

(http://www.underclassauthors.com/poetry.htm)

İyi mi oldu, çok mu yakışıyorduk?

K. anlattı. Uzun zamandır görmediği, kendisinden yaşça biraz büyük biri sevgilisinin nasıl olduğunu sormuş. O da biz ayrıldık deyince karşısındaki üzüntülü, hafif bir iç geçirmiş:Yazık olmuş, ne kadar da yakışıyordunuz! Aynı sözle karşılaşan bir sürü insan gibi K. de ister istemez eh napalım, hayat filan deyince karşısındaki bu sefer de, neyse canım iyi olmuş, genç insanlarsınız, önünüzde uzun yıllar var diye onu cesaretlendirmiş.
Böylesi ani bi tutum değişikliği karşısında insan garip bir şaşkınlık, belki samimiyetsizlik hissediyor: ikisi de doğru mu bunların, hangisini kast ediyor? Herhalde mesele aklından ilk geçeni saklayamamakla ne olursa olsun biraz destek olma çabasından kaynaklanıyor.
Aslında herkes haklı, biz bile bi an öyle bi an böyle düşünüp aylarca savrulmuşken, savruluyorken elalem ne yapsın?

Add/remove

Bir ilişki bir yandan her zaman bir serüvendir. Birbirlerine uyup uymayacakları hemen belli olmayan iki bünye, çeşit çeşit cephelerde savaşır, türlü badireler atlatır, zorluklara göğüs gerer, yaşarken meşakkatli ama sonradan anlatması pek keyifli maceraların kahramanı olur. Muhtemelen bir noktadan sonra bütün olası compatibility sorunları silikleşir, rutin rayına oturur.
Peki bunca adaptasyondan sonra ayrılınca?
Keşke ayrılmak için de "add/remove programs" komutu olsa: Önce şu şu dosyayı sisteminizden güvenli olarak kaldırın, sonra bilmem ne eklentisini de silin, bilgisayarı yeniden başlatın, ve tamam, bitti, ayrıldınız!
Ama düşünüyorum da uninstall yapılan programlar bile bilgisayarın sağına soluna bir iz bırakmış oluyor ve onları asla tamamen silmek mümkün olmuyor. Çok göze çarpmasa da derinlerde bir yerde kalakalıyor...

Pazartesi, Mayıs 25

Ayrılık kaçınılmaz mıydı?

Ayrılma ihtimâli ufukta ilk göründüğünde, L.K. inanılmaz şaşırmıştı ve siz şunları şunları konuşmasaydınız ve onların tetiklediği tahmin edemeyeceğiniz mecralara savrulmasaydınız dünyada ayrılmazdınız demişti. Z. de tam tersine, muhtemelen havada bir ayrılık bulutunun çoktan dolaşmakta olduğunu, kolay kolay cisimlendiremesek de varlığının bir yerlerden kendini hissettirdiğini, dolayısıyla farklı yollar izlense de bir şekilde aynı istikamete er ya da geç varacağımızın belli olduğunu söylemişti.
Aslında insan hayatında kaçınılmaz şeylerden bahsetmek ne kadar zor. Ayrılık hiçbir zaman imkânsız değildir, ya da en bitti sanılan, en olmayacak görünen ilişkiler aniden yön değiştirebilir. Burada esas mesele eylemlerimizin doğurduğu sonuçlarla bizi harekete geçiren niyetlerimiz arasında çoğunukla ufak ya da büyük bir uçurum olması. Yani hem edimlerimizin sonuçlarının ne olacağını bilemiyoruz, hem de yaptıklarımız bizi sık sık yanlış adrese götürüyor. O zaman, belki de bize kaçınılmaz görünen şeyler pekâlâ tesadüfi olabilir; tesadüf sandıklarımızı da bizim adımlarımız hazırlamıştır. Olamaz mı?

Sahne aynı roller başka...

İnsan ilişkilerinin her boyutu kişiye kaçınılmaz olarak belli bir rol yüklüyor, ya da insan çeşitli türlü ilişkiler içinde kendini belli bir yerden tanımlıyor, ona göre davranışlarını kontrol ediyor. Sevgililik söz konusu olduğunda, belki bir arada zaman geçirme katsayısı arttığı için bu roller muhtemelen daha da kemikleşiyor. İki kişinin birbirine nasıl davrandığı ve yine bu iki kişinin çeşitli ortamlarda bulunma, varolma biçimleri ezbere bilinen replikler gibi kendiliğinden akıp gidiyor.
Aradaki ilişkinin boyutu kökten değişince yaşanan acayipliklerden biri de kendini çok benzer ortamlarda, çok tanıdık insanların ortasında bulmak. Artık o çok çok iyi özümsediğimiz karakterlerin bildik sahnelerini sergileyemediğimizden, sanki cep ağızları dikildiği için ellerini nereye koyacağını bilemeyen gergin insanlar gibiyiz. Prova yapmış olmayı bırakın, elimizde yeni oyunun bütünlüklü bir metni bile yok! Doğaçlama yeteneğimizin sınırlarını yoklama zamanı galiba...

Cumartesi, Mayıs 23

Arşiv?

Daha önce de yazmıştım eski mektupları bulmanın ve okumanın ne kadar netameli bir hissiyat olduğunu. Sonra fark ettim ki onun yazdığı şeyleri bulmak bir şey benim yazdığım şeyleri bulmak bambaşka bir şey. Hem neden bende bunlar diye garipsiyor insan, hem de belirsiz bir geçmiş zamanda kurguladığı ben, o, biz tahayyüllerine takılıyor. Bazen çok içten hatırlanan, unutulmaz şeyler, bazen de insana ben bunu ne zaman neye istinaden yazmıştım dedirtecek kadar şeffaflaşmış birikintiler.
Z. K. dedi ki - ki süper bir saptama - peki diyelim ki sen yazdıklarını hatırlamıyorsan, o da unutmuşsa, ve üstüne yazılı olan kağıt da kaybolmuşsa nereye gidiyor bütün bunlar? Gerçekten de bir yerlerde duruyor olmaları lazım...
İlişki sonrası bir şeyleri derlemeye, toplamaya, ortalıktan kaldırmaya çalışırken düşünüyorum sanki biten ilişkilerin de bir arşivi olmalı. Ne var ne yoksa hepsini bir araya getirmeli, tasnif etmeli, saklamalı.
Artık gitmesek de görmesek de o bizim ilişkimizdi sonuçta...

Perşembe, Mayıs 21

Blackout!

İçki içmemin, sarhoş olmamın tarihi epey eskidir. Anlatılmaya değer vukuatım da hiç yoktu, yani yakın zamana kadar olmamıştı. "Biz dün kahve de mi içtik?" dedirtecek boyutta blackout deneyimlerim hayatımda ilk defa bu çözülüş dönemine denk geldi. Herhalde en çarpıcısı 1 Ocak sabahı eşe dosta aldığım hediyeleri kaybettiğimi zanneder ve sağda solda aranırken, E.'nin e sen herkese hediyesini verdin, şuna şunu şuna şunu almıştın demesi oldu. Bir sürü insan, bir sürü hediye paketi nasıl bütün bütün çıkar insanın hafızasından aklım almıyor, resmen bilinç kararması!
Hâlâ bilmiyorum, sınırlarımı görmezden gelip kantarın topuzunu mu kaçırdım, yoksa süreç boyunca bir sürü şeyi unutmaya muhtaç bir tarafım vardı da ne var ne yok şuursuzca delete'e mi bastım? İnsanın kendi hakkında, belki insanlık hakkında yaptığı büyük keşiflerden biri olsa gerek bu: Evet, unutmak gerçekten mümkün! Süreçte etken olmak, unutulacak şeyi seçmek, geride kalacak karmaşayı toparlamak nasıl mümkün olur bilinmez ama hafızayla imtihan bir ihtimal olarak karşımızda işte.
Yine de blackout durumu beni dehşete düşürüyor, bir müddet itidalle içmeli...
Boire avec modération? Mais putain c'est qui ce modération! :)

Çarşamba, Mayıs 20

Teselli Metaforları: "Korkma çocuğum, kökü sende nasılsa!"

Çocukluk kabuslarımdan biri berbere gitmekti. Aylarca nedense pek aheste uzayan saçlarım vicdansız berberin kadir bilmez ellerinin insafına kalır, oturduğum sandalyenin tepesinden aşağı tutam tutam saçlar dökülürken ben dolu gözlerle aynada kendime bakardım. Annem beni teselli etmek için her seferinde üzülme güzelim, kökü sende yine uzayacak gibi sözler sarf ederdi. Pek işe yaramazdı. Haklıydı tabii, saç uzardı ama dönüp dolaşıp berbere gelmeliysem ve makas diye bir alet hep varsa köklere güvenemez ki insan?
Gariptir, ayrılıktan sonra birden saçlarımı kısacık kestirmek istedim. Sevgiliyle birlikte saçlar da gitsin, ikisi de yavaş yavaş uzarlar diye mi düşündüm acaba? :) Sonra her zamanki gibi korktum, öfkeyle kalkan zararla oturur, bu kadar derdin arasında bir de saçlarıma üzülmeyeyim dedim.
Zamanında annecim kandıramamıştı ama şimdi düşünüyorum da fena bir teselli lafı değil, zamanla her şey büyüyor, her şey küçülüyor...

Salı, Mayıs 19

Fado

Herhalde fado'yla gerçek anlamda Centre Pompidou'nun oradaki ucuz cd'cilerden aldığımız Amália Rodrigues albümleriyle tanıştım. Sözlerinden hiçbir şey anlamadığım keder yüklü şarkıları uzun süre evire çevire dinledim. Sonra Saura'nın Fados'unu izleyince daha geniş bir anlam dünyası oluştu. Ardından Lizbon'a da gidince müzik, dil, duygu iyice ete kemiğe büründü.
Fado'nun tam çevirisi yoksa da kader gibi bir anlamı varmış ve bu şarkılar genellikle ayrı düşülen birine duyulan hiç bitmeyecek can yakıcı özlemi anlatırmış. Nostalji, hasret, kayıp, hepsi bir arada. Bir teoriye göre bunlar, denize açılan sevgililerinin yolunu gözleyen ve bir müddet sonra umudunu kesen kadınların gidip de dönmeyenler için yaktığı ağıtlarmış.
Ayrılık deyince fado'dan daha juste bir tını olabilir mi?

Kal demek

Her zaman söylediğim bir şeydi: Gitmek isteyen birine ne diyebilirsin ki, ben gidiyorum deyince? Hele kal nasıl dersin. Bana sanki hep yetişkin insanlarmışız ve işte böyle bir karara varmışsa birisi, ısrar etmenin faydası yokmuş gibi gelir. Belki bir kere daha reddedilmekten korktuğum ve kendimi koruduğum için, belki de söz konusu kişiden sırf gitmek istediği için soğuduğumdan...
T.N.'ye söylediğimde çok anlam veremedi söylediklerime, "peki sana ait olan hiçbir şeyi claim etmez misin sen?" dedi. Zor soruydu. Gerçekten istediğim bir şeyse neden mücadelesini vermek gerekmesin? Birden kendimi fazla edilgen buldum ve mesele kafama takıldı kaldı.
Anlatınca N.G.'nin tepkisi tam tersi oldu: "Bunun hayatının kontrolünü eline alamamakla hiç ilgisi yok, biri artık seninle olmak istemiyorum diyorsa, senin zaten ---tiri çekmen gerekir!"
Bunu duymak kendi benlik kurgum adına biraz rahatlatıcı oldu belki ama soru aynı yerde duruyor: gitme kaaal! diyebilmek niye imkansız görünüyor? Acaba fazla mı özgür irade delisiyim? "Kendi istediği için değil ben yalvardım diye kaldı" gibi bir şüpheyi savuşturmak mı istiyorum?

Pazartesi, Mayıs 18

Yalpalamak

Çok tesadüfi bir şekilde tanıştığım ve özünde tanımadığım biri İstanbul'a geleceğini, benden de ufak tefek tüyolar alsa sevineceğini söyledi. Benim de misafirperverliğim tuttu, hemen şehre indikleri güne randevu verdim, buluştuk. Şehirle ilgili ilk izlenimlerini sorduğumda, İstiklâl'e gece 4 gibi girdiklerini ve tek gördüklerinin inanılmaz derecede yalpalayarak yürüyen genç kadınlar olduğunu söylediler. M. dedi ki ben de çok içerim, sarhoş olurum, ama bu kadar savrularak yürüyen insanı bir arada hiç görmemiştim.
Onlar için çok hoş bir karşılama olmamış şüphesiz ama benim gözümün önüne sevgilisinden ayrılmış ve neticede hep sarhoş gibi, mütemadiyen savrulan, ben dahil bir sürü arkadaş geldi. Yürümeye devam ediyorlar, gidecek yerleri de var muhakkak ama adımlar karışmış, görüş mesafesi kısalmış, dengede durmak zorlaşmış.
İki ihtimal var herhalde. İnsan bir an tökezleyip, yüzüstü kapaklanabilir. Ya da belki kendini güç bela da olsa eve atıp sağlam bir uyku çeker, sabahına toparlamış olur. Ya da acaba düşsek de kalkar mıyız?

Pazar, Mayıs 17

No need to argue

[90'ların sonunda kardeşle deli gibi dinlediğimiz, her şarkısını ezbere bildiğimiz albüme adını veren parça. Hüznü de kaybı da artık konuşacak pek bir şey kalmadığını da çok güzel özetlemiyor mu?]

There's no need to argue anymore
I gave all I could
But it left me so sore
And the thing that makes me mad
Is the one thing that I had

I knew, I knew, I'd lose you
You'll always be special to me

And I remember all the
Things we once shared
Watching tv movies on
The living room armchair

But they say it will work out fine
Was it all a waste of time
Cause I knew, I knew, I'd lose you

You'll always be special to me

Will I forget in time
You said I was on your mind
There's no need to argue
No need to argue anymore
There's no need to argue anymore

Cuma, Mayıs 15

Takvim yaprakları

Bazı ilişkiler bir şekilde başlar, biter. İnsan uzun boylu kaydını tutmaz, tarihini yazmak zor olur. Bazen de ilişkilerin içine sinmiş bir sürü özel gün, yıldönümü, unutulmayacak tarih olur... Üniversiteden H. ve sevgilisi ilk birlikte olmaya başladıklarında her ay bir kutlama yapıp birbirlerine hediye alırdı, şaşırırdık, takdir ederdik. Gerçi bir seneyi devirince ayları kutlamaktan vazgeçtiler. (Zaten hangi hayal gücü bu kadar çok hediye fikri üretebilir?). Kutlamayı yılda bire indirdilerse de artık ayın o gününü hiç unutamayacaklarına eminim (ben unutmuyorum).
Takvimin sayfalarını çevirdikçe, daha doğrusu bilgisayarın sağ alt köşesindeki günün tarihine baktıkça insanın aklına bir sürü şey geliyor. Bazen bugün geçsin, bugün geçsin, ya da tarih gözüme çarpmasın istiyorum. Halbuki bazıları da belki ayrı olmasak hiç önem atfedilmeyecek şeyler...
Nasıl başa çıkmalı bu önemli günler ve haftalarla? Acaba devrim takvimini mi kullansam? Mesela bugün 25 Floréal CCXVII !

Çarşamba, Mayıs 13

Teğet geçmek

İki insanın birlikte olması bir anlamda iki çizginin bir yerlerde kesişmesi demek. Hoş bir romantik komedide vardı, bir kadınla bir erkek çocukluktan itibaren hep çok benzer hayatlar yaşamalarına rağmen yolları ancak çok zaman sonra kesişiyordu (neyse ki şarkıdaki gibi geç kalmamışlardı birbirlerine).
Ayrılık da bu eğrilerin başka taraflara dönmesi, kenetlenmenin çözülmesi demek bir açıdan. Üstüste binmiş rotalar, bir an geliyor sağa sola kırılıyor, hedef şaşıyor, ara açılıyor...
Peki Z.K.'nin düşünmesi zevkli dediği teğet geçmek bu geometrik lûgatta nereye oturur? Bir şeylere yaklaşmak mıdır, yoksa es geçmek, kaçırmak mıdır? Belki sadece bir ihtimal. Evet, düşüncesi güzel...

Kim dinler beni?


İnsanın bir ilişkisi olması, aynı insanı oldukça düzenli şekilde görebilmesi de demek. Bu da yaşadığı, düşündüğü her şeyi mutat surette paylaşacağı biri olması demek. Akşam eve gitmek, içecek bir şey koymak, o gün olanlardan bahsetmek, hepsi birer ritüel bunların.
Ne kadar da arkadaşlarla çevrili olsak, yalnızken birikiyor hikâyeler. Bu yüzden herhalde, tek başıma kaldığım zamanlarda bir sürü defter doldurmam. Bu açıdan verimli bir dönem gibi görünse de her şey yazarak boşalmıyor, insan anlatmak, daha da anlatmak istiyor.
Neyse, separationdesperation sayesinde bir sürü kulak bende! :P

Salı, Mayıs 12

Benim Adım...

Üniversitede N.'yle beraberken etrafımızdaki bir çiftin birbirlerine isimleri yokmuşcasına hep iyelik ekiyle biten "sevgi sözcükleri" söylemelerini anlayamazdık, uydurma bir gösteriş gibi gelirdi. Kaderin cilvesi, bir zaman sonra ben de kendimi böyle diyalogların tarafı buldum, hem de severek -- tabii ki. Biraz mesafe alınca yine o eski eleştirel duruşuma mı dönüyorum diye düşünüyorum. Eşe dosta sık sık şekerim, canım, güzelim, hayatım deriz elbette ama birinin bizatihi adını telaffuz etmeyi bütün bütün dışlayan bu durum biraz garip. Ş. mesela sadece kavga ederken ya da çok sinirliyken ismimi söylerdi. Bazen meselenin ciddiyetini henüz anlamamışken birden adımı duyarsam hemen toparlanırdım: demek harbi gergin bir durum var...
Şimdilerde biriyle sohbet ederken, telefonda, mail'de adımı daha fazla işittiğimi, gördüğümü fark ediyorum ve hem yeni hem de güzel geliyor. Evet, benim adım var. Bayılmıyorum ama yine de duymak iyi geliyor. Hiç sahiplenmeyelim, hiç sevimli laflar etmeyelim demiyorum tabii, onların da tadı vardır, sadece denge meselesi. Canım U.'m ve ben mesela birbirimize seslenirken iyelik eki takarız ama adımız baki kalır :)

Pazartesi, Mayıs 11

Lost in Translation

Ayrılıktan çok yalnızlık ya da yabanlığı anlatan bu filme burada ne kadar yer var emin değilim. Ama sanki dışarıdan bakınca bir çırpıda ayrılmaları icap eden insanlarla enikonu bir hayat kurmaya çalışan, henüz evlenmiş Charlotte ve evinin dekorasyonunu yenileyen Bob, tükenmişliği kabul etmek istemeyen birer biz ayrılamayız... portresi.
Binaların, caddelerin, ışığın, müziğin, kalabalığın ve tüm hayatın ortasında yapayalnız hisseden; üstelik de mutlu ve özgür bir yalnızlık değil, epey fena, acı veren bir yabanlık duyan, dertli, neşesiz, uykusuz kahramanların problemi uzak diyarlarda yalnız olmak, sevdiklerinden ayrı düşmek değil. Onlar evlerinde de yalnızlar. Ya da belki daha doğrusu, ev dedikleri yer ya da insanlar tamamen anlamını yitirmiş ve geri dönecek bir yerleri kalmamış.
Yalnızlıklarını paylaştıkları, anlaştıkları an birbirlerinin evi oluyorlar. Kaybettikleri yatağı bulunca da mışıl mışıl uyuyorlar...

"Ben de!" demenin hafifliğini yitirmek

Yıllar önce, epey hoşlandığım ama işte işin nereye evrileceği belli olmayan biriyle konuşup dururken benim söylediğim şeylere "ben de!" diye cevap vermesinden büyük mutluluk duyduğumu fark etmiştim. Bir keresinde ben arnavut ciğeri çok severim gibi bir şey söyledim, o da yine bana katıldı, ben de yine sevindim. Ama aynı anda hemen aptal hissettim. Bunda sevinecek ne vardı ki sanki, sevse ne olur sevmese ne olur!
Ama yine de bu uyum ihtiyacını pek üzerinden atamıyor insan. Sanki aynı düşünmediğimiz her konu çatışma yaratmaya müsaitmiş ve ondan kaçınıyormuşuz gibi. Meşhur şarkı sevgi anlaşmak değildir dese de deli gibi anlaşmak istiyoruz. Hele de konu sevmek, özlemek, istemek olduğunda kendimizden bağımsız, adeta düşünmeden ben de diyebilmenin hafifliğini yitirmek öyle ağır bir yük ki sanki yerçekimini on kaplan kuvvetinde yapıyor, insanı yere yapıştırıyor!

Cuma, Mayıs 8

Ergen ben-merkezciliğine dönüş mü?

Ergenlerin, bedensel ve cinsel değişimler sonucu benlik bilinçlerinin bir anda şekillendiği ve dolayısıyla kendilerini her şeyin merkezine koyup, sadece kendi varoluşları (maddi ve manevi) üzerine kafa yordukları söyleniyor. Yani, avam tabirle dünyanın kendi etraflarında döndüğünü sanıyorlar.
Yetişkin olduk olalı hafife alsak da ergen dönemlerimizde ciddi varoluş krizlerinin ne kadar yaygın olduğunu hatırlayınca şu an içinde bulunduğum durum birden endişe uyandırır oldu.
Görünen o ki son birkaç aydır derdim zorum kendimle. Sanki dört bir yanı aynalarla kaplı bir odadayım ve kendimden başka bir şey göremiyorum. Yaptıklarıma, yaşadıklarıma, düşündüklerime bakınca içime fenalık geliyor; artık gerçekten kendim hakkında düşünmek istemiyorum. Başka bir şey yapmak, işe yarar bir şey yapmak, anlamlı bir şey yapmak istiyorum...
Ergenlerin annebabalarından kopmaya meyyal birer müstakbel birey olduklarını fark ettiklerinde kapıldıkları buhranı, çok uzun bir aradan sonra biz duygusunu yitirip koskoca dünyada ben olmaya çalışırken yeniden mi yaşıyorum yoksa? Ya şimdi sivilcelerim de çıkarsa? İmdaaat!

Perşembe, Mayıs 7

Uzlaşma ve Dostluk


Bu sene şehre kendi çapında ünlü, edebiyat uzmanı bir filozof geldi. Hem de Paris'ten. Üniversitede ders veriyor, bir yandan da "halka" açık toplantılarda konuşuyor. Adamın ilgi alanları, seminerlerinin konusu bambaşka şeyler aslında ama bu konferans serisi hem zamanlama hem de sürpriz şekilde içerik olarak ayrılık hikâyeme koşut gitti.
C. diyor ki iki taraf arasında travmatik bir şey cereyan ettiyse ve bir aşamada bu sorunlu ilişki normalleştirilmek isteniyorsa nedense bütün conflict resolution camiası uzlaşmadan (reconciliation) söz eder. Halbuki, ortada bir suç ya da suçlar varsa, yani failler ve kurbanlardan söz ediliyorsa, her şey olup bitmişse de bu tarafların uzlaşması düşünülemez. Zira uzlaşma, travma öncesi koşullara dönebilmeyi vaat eder ve gaddarla mağdurun hiçbir şey olmamış gibi davranmasını beklemek ikincilere haksızlıktır. Burada bir ihtimal olarak ancak ve ancak dostluk siyasetinden (politics of friendship) söz edilebilir (Evet, kendisi merhum hayattayken Derrida'nın kankalarındanmış).
Ayrılık sonrasında da böyle bir dinamik var. Medeni iki insan gibi, dostça ilişki kurmak belki olası ama aylar yıllarca sevgili olmamışız ve neticede ayrılmamışız gibi davranamayız ki. Bunca yaşanmışlıktan sonra neo-flört çağına bel bağlamak safdillik olmaz mı?

Çarşamba, Mayıs 6

Finish çizgisi

Bazı şeyler yaşandığı sırada insanı etkiliyor muhakkak ama hemen bir anlam vermek mümkün olmuyor. Özellikle ayrılıklardan sonra "nerede koptu" sorusuna cevap ararken ilk anda garip görünen noktalara takıldığım olmuştur.
Mesela ayrıldıktan sonra R.'den söylediği saçma bir yalan yüzünden soğuduğumu düşümüştüm. Konu dünyanın en can alıcı meselesi değildi ama bir sürü şey de onun üstüne kuruluydu bir yerde... N.'yle ayrılınca da aklıma Being John Malkovich'i sevmeyişi takılmıştı. Ben filme bayılmıştım ve çıkışta saçma sapan tartışmıştık. Tartışmak her zaman yaptığımız ve çok sevdiğimiz bir şeydi ama her şey bittikten sonra o fikir ayrılığı bana birden çok büyük görünmüştü.
Bu son ayrılıktan sonra da bitiş anını ararken durup durup o yazdığım yazıyı beğenmeyişini düşünüyorum. Her şeyimi sevecek diye bir şey yok ama onu niye sevemedi bir türlü bulamıyorum, anlayamıyorum. Sanki ayrılığımız orada bir yerlerde gizli gibi geliyor.
Kabul etmek gerekir, aslında hepsi basit şeyler bunların. Ancak başka bir zamandan, uzak bir mesafeden bakınca bir anlam veriyor insan. Belki de sadece anlam uyduruyor! Hayatımızda bir foto-finish kamerası yok ki ipi kimin ne zaman göğüslediğini net olarak görebilelim...

Müdavimlik


Bu hep sevdiğim bir hissiyattır. Bir yerlerin müdavimi olayım, oralarda beni tanısınlar, ne iyi ne kötüdür bir aşinalık olsun. Bir süredir kendimde fark ettiğim bu ihtiyacı muhafazakârlık mı acaba diye endişeyle gözlemliyordum. Müdavim lafını bulunca birden rahatladım, hem kesinlikle daha şiirsel hem daha mülayim...
Yalnız ben böyleyken, böyle biriyken yeni mekânlar, insanlar, hayatlar aramayı, geçmişten gelen bir sürü birikim varken yeni alışkanlıklar edinmeyi nereye oturtmalı? Çünkü bakıyorum artık bazı şeylerin, yerlerin, insanların müdavimi değilim. Hepsi eski tatlı birer hatıraya, güzel fotoğrafa dönüşmüş.
Acaba yıllarca çok severek giyilen ama modası zaman içinde geçen bir ceketi artık dolapta bekletmek gibi mi? İlişkiler de böyle olabilir mi? Bir süre vazgeçilmez olarak hayatımızda, bir de bakmışız mazide kalmış...

Salı, Mayıs 5

Tell me why I don't like Mondays!


Şarkı Pazartesilerle ilgili ama nedense benim sorunum daha çok Pazar günüyle. Çocukluktan, okul günlerinden kalma bir şey midir bilmem Pazar günleri hep bir sıkıntı çöker.
Cuma süperdir, insan aşık olur. Cumartesi bütünüyle özgürlüktür, her şey olunur. Ama Pazar, tam bir son. Uçağa binmeden önceki son anlar gibi, tatilin son günü denizle bir sonraki yaza kadar vedalaşmak gibi, bütün bir sene açılmayı beceremediğin platonik aşkına okulun son günü seneye görüşürüz demenin iç sıkıntısı gibi...
Post-separation da bazen uzun bir Pazar gibi geliyor. Ne kadar gazete okusan, ne kadar çay demlesen bitmiyor. İnsan neredeyse hadi yatsam kalksam, Pazartesi olsa, ve hatta işe gitsem ve ataletten kurtulsam diyor.

Yalnızlık Senaryoları: Tatile çıkmak


Dün K.Ş. hüzünle karışık itiraf etti, son üç yıldır tatile çıkmamış. Bunun bir sevgilisi olmamasıdan çok çalıştığı işyerinin sömürü potansiyeliyle ilgisi var ama yine de trajik bir hikâye. Dedi ki geçen sene Eylül gibi izin almayı başarmış ama o zamana kadar bütün arkadaşları izinlerini kullanmış olmuş ve o da yalnız tatile çıkmakta tereddüt etmiş.
İlk başta gitmeyi sevdiğim(iz) yerlere nasıl yalnız gidebilirim diye hayıflanıyordum. Mekân tanıdık, deniz tanıdık, şezlong aynı yerde, ben yalnız. Olmuyordu. Biraz daha kafa patlatınca yalnız gitmek nereye gidersem gideyim başlı başına bir mesele gibi görünmeye başladı...
Ama U. haklı. Yalnız hayatın da bir ihtimal olduğunu, hayatlardan bir hayat olduğunu kabullenmek gerekiyor. Herkes ikikişi yaşamak zorunda değil!

Başlangıçlar - Bitişler


Bu sadece benimle ilgili bir şey midir çok emin değilim ama başlangıçları hatırlamak ya da birtakım ilk'leri tarihlemek konusunda hafızam iyi çalışır. Ne zaman çıkmaya başladık, ilk ne zaman öpüştük, izlediğimiz ilk film neydi, onu sevdiğimi ilk ne zaman hissettim, bunları bilirim. Bunların zamanı kafamda bellidir.
Ama ayrılık genellikle bir sürpriz ya da belki uzun bir süreç olduğu için son'lar karışıyor. En son ne zaman sarıldık, son mutlu anımız hangisiydi, son sevişmemiz nasıldı, bunları hiç hatırlamam.
Tarih hep böyle mi yazılıyor acaba? Parlak kıvılcımlar, yükselişler, patlamalar; ardından gelen uzun, bayındır gelişme dönemleri (paragrafları); sonra da pek analizi yapılamayan, ele avuca sığmayan, hep muğlak kalan çöküşler. İlişkilerimizin Lise Osmanlı Tarihi'nden hiç mi farkı yok?

Perşembe, Nisan 30

For the love of the game!


Bunu bir yerde mi okudum yoksa kendim mi uydurdum bilmiyorum ama Fransızca aklımda yer etmiş bir söz var: "j'aime la lutte, mais pas la victoire!" (mücadeleyi seviyorum, zaferi değil). Ulaşılacak ideal bir sonuçtan çok izlenecek yolu ya da seyahatin kendisini tercih eden bu önermeyi seviyorum. O yüzden de mesela takımları yenilse de zevkle maç seyreden taraftarları takdir ederim, illâ galibiyet peşinde değillerdir, onların sevdiği sporun kendisidir.
Film festivalinde gösterilen Belalı Düğün'ün anafikri de bu bağlamdaydı ve kulağa çok hoş geliyordu: Her hayat kaçınılmaz olarak ölümle biter ama hayatın nihayi amacı elbette ölüm değildir. Bu açıdan aşkın kendisi de bir amaç değildir, hayatın esas anlamı aşk arayışıdır (quest for love). Evet, bu arama hissini seviyoruz gerçekten. Her taşın altına, her dar sokağa, her kuytuya bakıp duruyoruz (buralarda bir yerlerde olmalı bu aşk!). Bulabilme ihtimali elbette bu arayışı ateşliyor. Peki ama bulduğumuzu aradığımız kadar seviyor muyuz acaba?

Salı, Nisan 28

Ayrılık Metaforları: "Mind the Gap!"


Londra metrosunda duraklara yanaşırken ve duraktan ayrılırken hep aynı anons insanı bayıltana kadar tekrar ediyor: "Please mind the gap between the train and the platform!" Bütün mesele vagonla durak arasındaki 20-30 cm.lik boşluk. İstanbul'da yaşayan insanlar için saçma bir evham gibi görünüyor ama yılda 52 kişi zarar görüyormuş...
Uyarıyı o kadar çok duydum ki ister istemez benim için anlamlı bir hale gelmesini istedim. Ve bir anda iki insan arasına fark ettirmeden, sinsice giren mesafeleri düşündüm. Ayrılık zaten başlı başına bu demek galiba: önceden bilmediğin ve bir kere açıldı mı artık kapatılması mümkün olmayan bir boşluk aranıza girmiş ve ne kadar da önemsiz bir mesafe diye düşünsen de sürekli tehlike altındasın. Artık boşluk yokmuş gibi yapamayız, we have to mind the gap!

Perşembe, Nisan 23

Ayrılık niye: "Seratoninim bitti!"


Ayrıldığımızı E.'ye söylediğimde kaç yıldır beraber olduğumuzu sormuştu. Onun bildiklerine ya da iddiasına göre ilişkilerde 3-5-7 gibi tek sayılar çok kritikmiş. Bunları atlatamazsan ayrılıyormuşsun. N. de aynı iddiayı 4. yıl için söyledi. Bundan birkaç ay önce aşk, ilişki, tutku konularını çok konuştuğum M. de aşk 3 yılda biter deyip durmuştu. Söylediğine göre hiç farkında olmadan salgıladığımız kokular yüzünden aşık oluyormuşuz ve bir süre sonra karşımızdaki kişinin kokusunu duymamaya başlıyormuşuz.
İ.'den duyduğum trajikomik ayrılık sözü de aşkın kimyası meselesine takılanlara çok cazip gelecek: "Artık bu ilişkiyi sürdüremeyiz hayatım, seratoninim bitti!" Ben tam buna gülüyordum ki geçen gün K. mutat öğleden sonra komik haber okuma seanslarından birinde kadınların seratonin seviyelerinin 4 yılda, yani erkeklerden altı ay önce azaldığını, bu sayede yeni bir sevgili bulmak için erkeklerden daha fazla zamanları olduğunu (!) söyledi.
Bütün bu süreler, hormonlar, kimyalar, formüller bana fazla pozitivist ve indirgemeci geliyor. Ben, sevgilim, aşkımız, yaşadığımız şehir, hayallerimiz ve daha bir sürü şey hakkında hiçbir şey bilmeyen "bilim adamları" nasıl bizi tanımadığımız milyonlarla aynı kefeye koyabilir ki?

Unut

[Herhalde ilkokulun son senesiydi bu albüm çıktığında. içinde bizim için bir sürü damar şarkı vardı. Ama Unut apayrı... Hiç unutmam okul müsameresi gibi bir ortamda bu şarkıyı söyleme durumu hasıl olmuştu da sevişmelerimiz kısmını güzel sözlerimiz yapmıştık :)]

kolay olmayacak/ elbet üzüleceğiz/ mutlaka bir iz bırakacak/ belki de çocuk gibi sana küseceğim/ seneler sonra utanarak

dokunup birer birer sevdiğin eşyalara/ hatta belki ağlayacağım/ acı çektiğim doğru ama sen bana bakma/ ne olursa olsun seni unutacağım

seni sevdiğimi unut/ sevişmelerimiz yalan/ unut beni de her yalan gibi unut/ o sevgiler ki yoktular onlar ümitlerimizdi/ ne ümitler yaşlandı gel zaman git zaman/ ayrıldığımızı unut yalnızlıklar zaten yalan/ unut beni de her yalan gibi unut

kolay olmayacak elbet üzüleceğiz

Çarşamba, Nisan 22

Ayrılık Metaforları: Yağmur sıkıntısı


Küçükken annemin bol bol söylediği, kardeşle benim de hafif hafif dalga geçtiğimiz tabirlerden biriydi bu, yağmur sıkıntısı. Evet hava gerçekten de puslu, nefes aldırmayacak kadar nemli, yapış yapış olurdu ama bu durumdan sıkılan biz insanlar mıydık yoksa havanın kendisi mi sıkıntı yapmıştı bir türlü çözemezdik. Çocuktuk.
Halbuki ayrılığın düşünüldüğü, konuşulduğu haftalar aylar boyunca evdeki ve aramızdaki durumu ne güzel özetliyor. Biliyoruz, eninde sonunda bu nefes darlığı, bu bunalma, bu soğuk terler bitecek ve şiddetli bir yağmur gelecek. Ama ne zaman? Bizi de ortamı da geren o sıkıntılı bekleyiş bir açıdan buydu gerçekten.
Normalde böyle sıkıntılı havaların yağmuru arkasından çok berrak bir gökyüzü getirir. Henüz o günlere çok var sanırım ama yağmur hafif hafif çiselemeye başladı belki de...

Nedamet ve Kefaret

N. ayrıldığımızı öğrenince herkes gibi çok şaşırdı ve ilk tavsiyesi acele etmeyip, bu kararı olabildiğince uzun vakte yaymak oldu. Dedi ki, Kötü bir şey cereyan ettiyse zamanla etkisi azalır, olup biten yüzünden sorumluluk hisseder ve pişmanlık duyarsınız. Herhalde sonra da işler yoluna girer demek istemişti.
Daha önce bunu düşünüyordum ama o söyleyince daha net olarak anladım ki pişmanlık duymak ve karşındakine göstermek, her şeyi affetmek için değilse bile olanları unutmaya çalışmak için hayati. Aslında belki de samimi bir özrün anahtarı da insanın yaptıklarından içtenlikle pişman olması.
Daha önce peşinen affetmek ama asla yutkunamamaktan bahsetmişim. Galiba bu kabullenememenin ardında nedametsiz kefaretin imkânsızlığı yatıyor. Esas mesele yaptıklarımız ya da söylediklerimizle birbirimizi kırdığımızın farkında olmamıza rağmen gerçek bir pişmanlık duymayışımız ya da en azından dile getirmeyişimiz. Hatalar yaptığımızı kabul etsek bile kendimizi ya da karşımızdakini mazur görmeye meyilli bir beşer şaşar tutumu içindeyiz.
Eh, böylesi bir no regrets ruh halindeyken de pardon beklememek lazım.

Yalnızlık Senaryoları: Mutfak Mesaisi


Gerekli malzemeler el altındaysa, yani uzun uzun alışverişe gitmekle uğraşmaya gerek yoksa, yemek yapmayı oldum olası severim. Birilerinden tarifler almak, kocaman karman çorman malzemeli salatalar yapmak, güzel sofralar kurmak, arkadaşları eve davet etmek hep hoşuma gider. Hatta ziyarete gittiğim yerlerde de mutfağa girdiğim olur. E.'cim New York'ta pişirdiğim ıspanağı unutmamıştır herhalde :)
İki kişilik hayatımızda güzel yemekler yapar, şarap eşliğinde uzun uzun masada oturur, bol sohbetli geceler geçirirdik. Şimdi düşünüyorum gerçek anlamda bir yemek pişirmeden aylar geçirmişim. Abartmıyorum, gerçekten aylar. Daha önceki yalnız yaşama deneyimlerimde de böyleydi. Sadece kendim için yemek pişirmeye alışamadım. Salata, çorba, makarna gibi basit ve bir anda yenilip bitecek şeylerle geçiyor akşamlar.
Bunu söyleyince U. dedi ki anneannem yetmiş küsur yaşında ve kendisine paça yapmak için hususi Bakırköy'deki sakatatçısına gidiyor. Önce abartmış diye düşündüm ama U. çok doğru bir şey söyledi: N'apsın kadın, paça yemek için insan mı bekleyecek! Çok haklı, ben de hemen kendime, sadece kendime, güzel bir çilingir sofrası kurmalıyım :)

Salı, Nisan 21

Sevdim desem


[Duman yine bir ayrılık şarkısı yapmış. Öncekine nazaran daha "hafif" bir duygusu var ama yine de bu sayfada olmayı hak ediyor...]

sevdim desem/ derken delirsem/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

öldüm desem/ derken dirilsem/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

bekler benimle/ bir ömür geçer/ seni kandırdım/ kandırmasam

ellerinde/ ellerimde/ ayrılmak elinde

aşkım desem/ derken sıkılsam/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

soğudum desem/ derken ısınsam/ sevgilimden ayrıldım/ ayrıldım/ aldırmasam

bekler benimle/ bir ömür geçer/ seni kandırdım/ kandırmasam

ellerinde/ ellerimde/ ayrılmak elinde